• Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: AKP'den Akşener'in 'silahlı eğitim kampları' iddiasına yanıt: İç savaş çığırtkanlığı

Evrensel:

Yandaş sendikadan taşeron fırsatçılığı

Yeniçağ:

Kadir Topbaş'ın metro projeleri iptal edildi

Milli gazete:

Mahir Ünal'dan şok açıklama: Abdullah Gül, AK Parti'nin kurucularından değil

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Çiğdem Toker, 2 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “2018 çalışana zor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yeni yıl ile birlikte 2018 Bütçe Kanunu da yürürlüğe girdi. Parlamenter rejimlerde bütçe tasarılarının parlamentoda kabul edilerek yasalaşması, egemenlik gücünü gösteren, aynı zamanda anayasal bir zorunluluk. Fakat bir bütçe, sırada başka önemli yasalar dururken hemen ertesinde sayısal üstünlüğün zorlamasıyla tatile sokulan bir Meclis’te kabul edilmişse, o kabul pratikte toplumsal bir rızanın sonucu olamaz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

2018 bütçesinin karakterine, rakamsal tahlillerden önce bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Parlamenter rejimin, şaibeli referandumla sona erdirildiği Türkiye’de 2018 bütçesinin TBMM’deki müzakere sürecinin pek çok aşamasında, AKP’nin sürece mecburiyetten ihtiyaç duyduğu işaretlerine tanık olduk. Muhalefetin eleştiri ve önerilerinin gerçekten bir önem ve ağırlığı olsa, Meclis’in bütçe sonrası apar topar zorla tatile sokuluşun hemen ertesinde 56 kanunda değişiklik yapan OHAL KHK’si yayımlanmazdı. Her iki OHAL KHK’sinin yayımı için Meclis’in zorla tatile sokulmasının beklendiği ve bunun planlandığını görmek, başka türlü bir ihtimale izin vermiyor.

Bütçe kanunları, devletin mali kaynaklarını oluşturacak gelirlerin kimlerden, hangi tutarda, hangi yöntemlerle toplanacağını, sonra da bu toplanan kaynakların da kime, nasıl dağıtılacağını gösteren siyasi belgelerdir. Toplanan mali kaynakların gideceği yerler; karar verenlerin önceliklerini; öncelikler de hangi sınıfların çıkarlarının gözetildiğini anlatır. Bu yanıyla 2018 bütçesinin sermayeye kaynak aktarımının arttığı; güvenlik ve savunma harcamalarının merkeze alındığı bir karakter taşıdığını, bütçenin yürürlüğe girmesi vesilesiyle yeniden vurgulayalım.

Türkiye ağırlıklı olarak inşaata dayalı, kalıcı istihdamı dikkate almayan, önemli oranda borçlanmaya dayalı bir büyüme politikası izliyor. Asgari ücretin 1603 TL olarak açıklandığı, 2017 enflasyonun iki haneli beklendiği bu dönemde, 2018 yılı için öngörülen bütçe harcamaları AKP’nin önceliklerini net yansıtıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin, büyük bölümü personel giderlerine ayrılmış durumda. Eğitim yatırımlarına ayrılan pay yüzde 10’u bile bulmuyor.

Şehir hastanesi müteahhitleri için 2.6 milyar TL ayrılan 2018 bütçesinde sağlık alanındaki ödeneklerin kullanımı da parlak bir görünüm vermiyor. Kaldı ki, şehir hastanelerine yönelik kamunun taahhütlerinin döviz kuruna bağlı olması nedeniyle, ayrılan ödeneğin, vatandaşlara sunulan sağlık hizmetleri aleyhine artması muhtemel. 2018 bütçesinde gelirlerin yüzde 86’sını oluşturan verilerin yüzde 60’ının dolaylı vergiler olduğunu düşünürsek, vergi yükünün çalışanların üzerinde olacağı ortada.

Özetle; şehir hastanesinde sunulan hizmetlerin, otoyol, köprü geçişlerinden alınan geçiş ücretlerinin, bütçeden dolara, Avro’ya endeksli olarak müteahhit şirketlere akacağı 2018 çalışanlar için 2017’den daha zor olacak.

…***

Şakir Tarım, 2 Ocak tarihli Milli gazetede, “Adalet olmadan asla!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

““Adalet mülkün temelidir” özdeyişini hepiniz bilirsiniz. Devletin en temel direği adalettir. Türkiye’mizin esas sıkıntısı, adalete güvensizliğin yüzde 85’lere yükselmesidir. Yöneticilerimiz bu görüntüyü vakit geçirmeden düzeltmek zorunda.Cumhurbaşkanlığı tarafından, “Terör örgütlerinin bastırılmasında rol alan sivillerin cezai müeyyidelerinin kaldırılması” konusunu içeren Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayınlandı. Kararname ilk günden itibaren tereddüt oluşturdu. Net bir ifadeye kavuşturulması istendi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Kararnamenin hukuk diliyle bağdaşmayan muğlaklık içerdiğini” söyledi. CB Erdoğan, Gül’ü eleştirerek “kararname”yi savundu. Abdullah Gül de “ilerde durumdan vazife çıkararak bazılarının hepimizi üzecek olaylara sebep olabileceği” endişesiyle, sorumluluğunun gereği uyarısını yaptığını belirtti.

Adalet Bakanı’yla Anayasa Profesörü, AKP İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu’nun açıklamaları arasında da farklılık vardı. Kararnamenin iç çatışmaya sebep olabileceğini söyleyenler oldu. AKP Sözcüsü Mahir Ünal, “KHK maddesinin 15 - 16 Temmuz’u ifade ettiğini” söyledi. Hiç kimsenin KHK’nin 15 Temmuz’la ilgili kısmına itirazı yoktu. Kararnamenin genelleştirilebilecek üslubu tereddütlüydü. Uyarılardan sonra yeni bir düzenlemeye gidilmesi problemi bitirecekti.

Görevleri başında devletin meşru güçleri vardı. Onlar dururken sivilleri göreve çağırmak da ne oluyordu? Darbe, savaş, işgal gibi olağanüstü durumlarda sivil güçler zaten organize olurlardı. Ama normal dönemlerde sivilleri göreve çağırmak “paralel devlet yapılanması” anlamına gelmez miydi?

Her başlangıç ümittir. Gelin, yeni yılda hep birlikte adaleti tesis etmeye çalışalım!

16 NİSAN referandumunu hatırlayın! Saadet Partisi hep Meclis’in güçlendirilmesini savundu. Cumhurbaşkanlığının Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ülkeyi yönetmesini uygun görmedi. Çünkü bu, kanun çıkarma yetkisini tek kişinin inisiyatifine bırakmak demekti. Son KHK ciddi tartışmalara yol açtı. Adalete güven sarsıldı. Gelecekle ilgili endişeler oluştu.

Hâlbuki kanun Meclis’çe yapılsaydı, konu komisyonlarda görüşülecek, sonra Meclis Genel Kurulu’nda müzakere edilecek, oylama sonucu kabul edilecekti. Meclis’in kararına kimse itiraz edemeyecekti.

Tek kişinin iradesiyle çıkan KHK’ler ülkenin hukuk devleti olduğu konusunda tereddütler oluşturur. Adalet ve hukukun tesis edilmediği yerde kaos vardır. Millet birbirine güvenemez olur. Böyle bir sonucu kimse istemez.Kontrol ve denetimin olmadığı yerde işler çığırından çıkar. Keyfilik başlar. Hukuk devletinde AYM’ye, KHK ve kanunları denetleme yetkisi verilmelidir.

…***

Abdulkadir Selvi, 2 Ocak tarihli Hürriyet gazetesinde, “Erdoğan’ın Abdullah Gül hamlesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“3 Haziran 2013 tarihiydi. Gezi olaylarının doruğa tırmandığı günlerdi.Başbakan Erdoğan, protestoların arkasında sandıkta başarılı olamayanların bulunduğunu belirterek, “10 ay sonra sandıkta millet bunun hesabını sorar” demişti.Erdoğan’a cevap, aynı gün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den gelmişti. Gül, “Demokrasilerde her şey seçim demek değildir” demişti. Gezicileri memnun eden bu sözleri üzerine 8 Haziran tarihinde Yeni Şafak’ta, “Cici demokrasi” başlıklı bir yazı yazdım. Abdullah Bey’in cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek isteyenlerin aynı şeyi söylediğini savunmuştum.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yazı hayatımda iki prensibim oldu:

1- Cumhurbaşkanlarını, başbakanları, siyasi parti liderlerini güçlerinin doruğunda olduğu dönemlerde eleştirdim.

2- Kıran kırana tartışma yaptığım insanlar cezaevlerine düştüğünde, bana cevap verecek pozisyonları olmadığında onların hakkında olumsuz tek bir kelime etmedim.

18 Haziran günü Çankaya Köşkü’nde bir program vardı. Gül biraz sitemkârdı. O gün aramızda geçenleri de 19 Haziran tarihli yazımda aktardım. “Demokrasi sadece sandık değildir” sözünü hatırlattığımda, “Ben bu tür konuşmaları ayaküstü yapmam” demişti. Ben sözlerinin birileri tarafından kullanıldığını söyleyince, “Baktım yanlış anlaşılıyor, Karadeniz gezisinde izah etme gereği duydum” diye açıklama yapmıştı.

Bunu neden hatırlatıyorum? Erdoğan ile Gül arasındaki tartışma sadece bir KHK tartışması değil. Gezi olaylarından bu yana Erdoğan ile Gül arasında görüş ayrılığı yaşanıyor. Olaylar karşısındaki, “duruş farkı” giderek açılıyor. Son olarak başkanlık sistemi konusunda ters düştüler. Erdoğan, başkanlık sistemi için mücadele ederken Gül, parlamenter sistemi savunanların yanında yer aldı.

Bardağı taşıran damla ise, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasında görev üstlenen sivillere getirilen yargı muafiyetindeki, “devamı” ibaresine yönelik tweet’i oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Gül’ün çıkışından iki açıdan rahatsız olduğu söyleniyor.

1- Tweet’in içeriğinden. Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasında canı pahasına görev alan vatandaşlarımızla ilgili düzenlemenin başka yerlere çekilmesinden dolayı rahatsız oluyor.

2- Gül’ün tweet’i ile Kılıçdaroğlu ve Akşener’in açıklamalarıyla birlikte bir anda Erdoğan karşıtı “ortak cephenin” oluşması.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunu 2019 Cumhurbaşkanlığı seçim provası olarak değerlendirdiği anlaşılıyor. Erdoğan’ın, özellikle de Gül’ü hedef almasının anlamı ise çok daha önemli.

Bir süredir Abdullah Bey’i, Erdoğan’ın karşısına yüzde 49’un ortak adayı olarak çıkarma çabaları var. Cumhurbaşkanı’nın bundan habersiz olması düşünülebilir mi? Gül’ün etrafında son 7 aydır farklı bir hareketliliğin yaşandığı kanaatinde. Zaten Gül de, 16 Nisan’dan sonra, “Daha çok konuşma ve daha çok görünür olma” kararı almıştı. Erdoğan, Abdullah Gül üzerine inşa edilen planı gördü, bozmak için hamle yaptı. KHK tartışması aysbergin görünen yüzü. Erdoğan-Gül tartışmasının özü 2019 Cumhurbaşkanlığı hesaplarına dayanıyor.

Jan 03, 2018 14:29 Europe/Istanbul
Görüşler