• Arap kurumların Bahreyn krizine yönelik uygulamaları

14 Şubat 2018, Bahreyn’de İnci inkılabı adı verilen inkılabın yedinci yıldönümüdür. Bu bahane ile Arap dünyasının önde gelen kurumlarının Bahreyn halkının inci inkılabına yönelik tutumunu ve uygulamalarını gözden geçirmek istedik. Birlikte dinleyelim.

Bahreyn halkının inci inkılabı 14 Şubat 2011’de başladı. Bugün bu inkılabın üzerinden tam yedi yıl geçiyor. Ancak zaman ilerledikçe Bahreyn halkının inkılabını diğer Arap milletlerin inkılaplarından farklı kılan bileşenler daha da belirgin hale geliyor. Bu inkılabı diğer Arap inkılaplarından farklı kılan en önemli bileşen, ister ülkeler olsun ister kurumlar, yabancı aktörlerin bu inkılabı umursamazlığı ve ayrıca Suud rejiminin Bahreyn milletinin haklı kıyamını bastırmak ve Halife hanedanını Mısır, Tunus, Libya ve Yemen liderlerinin kaderini paylaşmaktan kurtarmak için Bahreyn topraklarına çıkarma yapmasıdır.

 

 

Kurumların arasında sadece BM gibi uluslararası bir kurum ve alt kurumları değil, bölgesel kurumlar da Bahreyn halkının inkılabını desteklemek yerine ya Halife rejimine destek bağlamında ses çıkarmıyor, ya da resmen Bahreyn halkının inkılabına karşı tavır sergiliyor. Bu arada iki Arap kurum olan Fars körfezi işbirliği konseyi FKİK ve Arap Birliği her biri bir nevi Bahreyn halkına karşı Halife rejimini desteklemeyi tercih ettiler.

 

 

FKİK Arabistan, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Umman ve Katar’dan oluşan Arap kurumlarından biridir. Ancak ne var ki bu kurum Suud hanedanının izlediği politikaların etkisi altındadır. Bu özellik Bahreyn krizinde de resmen etkili oldu. Halife rejiminin talebi üzerine 14 Mart 2011’de, yani Bahreyn halkının itirazları başladıktan tam bir ay sonra Arabistan ve BAE askerleri Ada kalkanı anlaşması çerçevesinde Bahreyn topraklarına girerek Bahreyn halkının protesto eylemlerini bastırmaya başladı. Bu çerçevede Arabistan 1200 ve BAE de 500 asker gönderdi.

 

 

Suud rejimi Ada kalkanı anlaşması çerçevesinde Bahreyn’e yaptığı çıkarmayı, bu anlaşmaya göre FKİK’in herhangi bir üyesi dışarıdan gelen bir saldırıya karşı diğer üyelerin saldırıya uğrayan üye ülkeye yardım etmeleri gerektiği halde bu anlaşma ile haklı göstermeye çalıştı. Oysa gerçekte Bahreyn hiç bir dış saldırıya uğramamıştı ve sadece kendi halkının barışçıl protesto eylemi ile karşı karşıya kalmıştı. Gerçekte FKİK Bahreyn krizinde resmen Halife rejiminin yanında ve Bahreyn halkının karşısında yer aldı.

 

 

Ancak bu süreçte dikkat çeken nokta, Suud askerleri Bahreyn topraklarına Ada kalkanı anlaşması çerçevesine girdikten iki sonra yani 16 Mart 2011 tarihinde Bahreyn’de sağlık merkezlerine ve halkın protesto eylemlerine saldırmasıydı. O gün Halife hanedanı ve Suud hanedanına bağlı güvenlik güçleri Maname çevresinde protesto eylemi düzenleyen Bahreyn halkına şiddetle müdahalede bulundu ve Bahreyn’ın en büyük devlet hastanesi olan Salmaniye sağlık merkezini kuşatarak bu merkeze hastaların ve sağlık görevlilerinin giriş çıkışını engelledi.

Arabistan ve BAE askerleri Bahreyn topraklarında girmeden önce bir ay içinde 9 Bahreynli vatandaş katledilmişti, fakat bu güçler girdikten sonra sadece bir günde 6 protestocu katledildi.

 

 

Daha sonraki aylarda ve yıllarda da Arabistan ve BAE askerlerinin Bahreyn’deki varlığı Halife rejiminin kendi halkına yönelik şiddet uygulamalarını arttırdı ve halkla rejim arasındaki uçurumu daha da derinleştirdi. Bir başka ifade ile gerçi Ada kalkanı güçlerinin Bahreyn’deki varlığı kısa vadede Halife rejiminin kendi halkına karşı konumunu güçlendirdi, fakat uzun vadede bu rejim için çok olumsuz getirileri oldu. Bu getirilerden biri Bahreyn’de Halife rejiminin meşruiyetini tamamen yitirmesiydi.

 

 

Gerçekte Bahreyn halkına göre Halife rejimi FKİK’teki benzer rejimlerden Bahreyn topraklarına çıkarma yapmalarını talep ederek bu rejimin resmen dışa ve özellikle Suud rejimine bağlı olduğunu ortaya koydu. Nitekim aynı doğrultuda Suud rejimi FKİK çerçevesinde Bahreyn’e 20 milyar dolar mali yardım tahsis etti ve Halife rejiminden bu parayı halk ve muhaliflerin arasında dağıtarak protesto eylemlerinin yayılmasını önlemesini istedi.

 

 

Bundan başka, Arabistan rejimi FKİK’i sadece Bahreyn’e çıkarma yapmak için kullanmadı ve bu konseyden diğer bazı hedeflerine ulaşmak için de yararlanmaya başladı. Bu doğrultuda Suud rejimi FKİK’in 15 Mayıs 2012 oturumunda üye ülkelerin arasında işbirliğini ittifaka çevirmeyi gündeme getirdi. Ancak bu öneriyi sadece Bahreyn rejimi olumlu karşıladı. Oturumda bulunan Kuveyt ve Katar bu öneriye karşı çıktı, BAE ve Umman zaten bu oturuma katılmamıştı.

Bu gelişme FKİK’in iç anlaşmazlıklar yaşadığını ortaya koydu.

 

 

Buna karşın FKİK içinde son yedi yılda Bahreyn krizi hakkında da açık ihtilafların yaşandığı belirtilmelidir. Suud rejimi güvenlik eksenli çözüm yolları ve askeri müdahaleyi savunurken, Katar ve Kuveyt, Bahreyn krizinin siyasi yollardan çözümlenmesi gerektiğini savunuyor. Kuveyt yönetimi Halife rejimi ile muhalifleri arasında arabuluculuk yapmaya çalıştı, fakat başarılı olamadı. Katar yönetimi ise Bahreyn’de 60 gün içinde yeni bir hükümet kurulmasını ve Ada kalkanı güçleri de bu ülkeden çekilmesini önerdi. Gerçi Bahreynli muhalifler Katar’ın önerisini kabul etti, fakat Arabistan ve Bahreyn rejimleri öneriyi reddetti.

 

 

Bahreyn meselesinde bir başka konu, Suud hanedanı ve Halife hanedanının FKİK’i İran karşıtı hedeflerini gerçekleştirmek için kullanmalarıydı. Arabistan ve Bahreyn son yedi yılda Bahreyn krizini bir nevi mezhepçilik ve etnikçilik kavgası gibi göstermeye çalıştı ve İran İslam Cumhuriyeti nizamını da Bahreyn’in içişlerine karışmak ve Bahreynli Şia Müslümanları iktidar yapmaya çalışmakla suçladı.

 

 

Ancak İran İslam Cumhuriyeti sürekli Bahreyn krizi de diğer Arap ülkelerinde yaşanan krizler gibi hükümet karşıtı itirazlar olduğunu ve mezhepçilik ve etnikçilikle alakası olmadığını, İran da bu krize asla karışmadığını ilan etti. Nitekim Bahreyn kralının bizzat kurduğu gerçekleri araştırma komisyonu Başkanı Şerif Besyuni de Kasım 2011’de hazırladığı raporunda açıkça İran yönetimi ile Bahreynli muhaliflerin arasında hiç bir belli bağlantı bulunmadığını ilan etti.

 

 

Şerif Besyuni’nin hazırladığı 513 sayfalık raporun 378. sayfasında, Bahreyn yönetimi İran ve Bahreyn’deki huzursuzlukların arasında doğrudan bağlantı bulunduğunu ispat edebilecek hiç bir kanıtı bağımsız komisyona sunamadığı kaydedildi.

Amerika’nın Bahreyn büyükelçisi Krajski de 21 Eylül 2011’de Amerika yönetimi de İran’ın Bahreyn’deki huzursuzluklara müdahale ettiğini ispat edebilecek hiç bir kanıt bulamadığını açıkladı.

 

 

Gerçekte FKİK’in sırf Arap emirleri korumak için kurulan bir kulüp olduğunu ortaya koyan en önemli gelişme bu konseyin Bahreyn krizine karşı tutumu ve uygulamalarıydı. Buna göre bir çok uzman da FKİK’in çökme sürecinde Bahreyn krizi ve bu konseyin sergilediği tutumun çok etkili olduğuna vurgu yapıyor.

 

 

Arap dünyasının bir başka önemli kurumu, Arap Birliği’dir. Arap birliği Bahreyn krizi karşısında tamamen etkisiz hareket etti. Bu birlik ne FKİK gibi yüzde yüz Halife rejimini destekledi ne de Bahreyn halkının inkılabına destek yönünde herhangi bir harekette bulundu. Oysa bu birlik Suriye ve Libya krizlerinde resmen bu ülkelerin yönetimleri karşısında yer aldı ve hatta Suriye’nin bu birliğe üyeliği feshedildi ve yine Libya temsilciliği Kaddafi’nin muhaliflerine devredildi. Özetle Arap birliği Bahreyn krizine karşı pasif tutumu ile dolaylı bir şekilde Halife rejimini desteklediği, denebilir.

 

 

Şimdi burada akla gelen soru, neden Arap kurumların Bahreyn inkılabına karşı Tunus, Mısır, Libya ve Yemen inkılapları ve hatta Suriye’de terörle savaş durumundan farklı bir tutum sergilediği sorusudur.

Bu sorunun cevabında bir çok gerekçeden söz edilebilir. Tunus ve Mısır inkılapları bir aydan daha az bir süre içerisinde zafere kavuştu ve böylece pratikte Arap kurumları bu inkılaplara karşı tavır koymalarına fırsat olmadı. Yemen krizinde de FKİK üyeleri Ali Abdullah Salih’i iktidarın başında tutmak için büyük çaba harcadı, fakat Yemen milletinin sel gibi akan iradelerine karşı başarılı olamadı.

 

 

Libya ve Suriye krizlerinde de Arap rejimlerin Batılı hamileri bu iki ülkede iktidarlara karşı harekete geçti ve bu yüzden Arap rejimler Batı’nın bu politikasına karşı çıkamazdı. Öte yandan Suriye konusunda bu ülkenin yönetimi Arap emirlerin kurduğu kulübün üyesi değildi. Bu yüzden FKİK ve Arap birliği pratikte Suriye ve Libya yönetimlerine karşı kurulan cephede yer aldı.

 

 

Ancak Bahreyn macerası tüm bu anlatılanlardan farklıdır. Bahreyn bölgesel bazda yüzde yüz Suud hanedanı ve Batılı devletlerin politikalarının uydusudur. Bahreyn’de iktidarın başında bulunan hanedan da Suud hanedanı ve Batılı güçlere bağımlıdır. Öte yandan Bahreyn coğrafyası Arabistan ve başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı devletler için büyük önem arz ediyor. Nitekim Bahreyn’de Halife rejiminin devrilmesi FKİK üyeleri arasında domino etkisi yapabileceği ve özellikle Suud rejimini etkileyebileceği düşünülüyor, zira Halife rejimi devrilirse, FKİK üyesi petrol zengini emirliklerin düşmeyeceği tabusu kırılacağı anlaşılıyor.

 

 

Tüm bu gerekçelerden başka, Bahreyn nüfusunun kahir çoğunluğu şia Müslümanlardan oluştuğundan, Halife rejiminin Bahreyn’de çökmesi, bu ülkede Irak modeli yeni ve nüfus çoğunluğu temelinde bir yönetimin şekillenmesine yol açabilir, ancak bu durum, başta Arabistan ve BAE olmak üzere bazı Arap rejimlerin ve yine başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin asla kabul edeceği bir durum olmadığı açıkça ortadadır.

 

 

Hal böyleyken, Halife rejiminin cinayetlerini desteklemek bazı Arap ve Batılı rejimlerin gündemine alındı, bazıları da en azından bu cinayetlere karşı susma yolunu tuttu. Böylece Graham Fuller’in tezi ispat edilmiş oldu. Fullar şöyle diyor: Bahreynli şia müslümanlar unutulmuş insanlardır ve sistematik olarak ayrımcılığa ve işkenceye maruz kalmaktadır.

 

 

 

 

Feb 14, 2018 12:02 Europe/Istanbul
Görüşler