Arap yarımadası hurafe, fesat ve cahillik karanlığında sürüklenirken, putperestlik ayini Mekke’nin müşrik toplumunu bir avuç taş ve ahşap parçası karşısında hor ettiği ve zillette düşürdüğü bir sırada İslam güneşi yavaş yavaş cahilliğin karanlık bulutlarını aralayarak Mekke’yi hidayet nuru ile aydınlatmaya başladı.

Bu güneşin nuru ilk günlerde kısıtlı ve renksiz gibi gözüküyor ve cahiliye Arapların kibirli eşrafı tarafından umursamıyordu. Ancak kısa bir zaman sonra eşrafın gözü İslam nuru karşısında dayanamadı ve kalpleri gibi kapkara oldu. Ancak mazlumların, mağdurların ve kölelerin gözü ve kalbi İslam nuru ile aydınlandı. Her ne kadar İslam güneşinin sısı müslümanları ısıttıysa, eşrafın kibir ve bencilliğini yakarak örümcek yuvası kadar ilahi güç ve irade karşısında dayanıklı olmayan yuvalarını dağıttı.

 

Yolun başında bir tek muvahhid haykırdı: Söyleyin Allah birdir, ve kurtulun. Ancak bu feryat ve haykırış zamanla öylesine yere ve göklere kök saldı ve müşriklerin uzun yıllar sarf ettikleri uğraşları boşa çıktı ki, İslam güneşi tüm varlığı ile doğdu ve dünyayı nuru ile aydınlattı.

Evet, İslam’ın yarattığı bu muazzam değişimin azametini anlamak ve İslam’ın ve hidayet önderlerinin beşeri alemi aydınlatma ve güzelleştirme yolunda sarf ettikleri emeği ele almadan önce İslamiyetin zuhur ettiği dönemin siyasi ve sosyal şartlarını gözden geçirmekte fayda görüyoruz.

 

Arabistan yarımadası olarak bilinen bölge üç milyon kilometrekarelik bir alan olup üç taraftan denizlerle çevrilidir. Bu kara parçası batıdan Kızıldeniz, güneyden Aden körfezi ve Hint okyanusu ve doğudan da Fars körfezi ve Umman denizi ile çevrilmiştir.

Eski çağlarda Arabistan’da hayat oldukça büyük sıkıntılar ve zorluklarla beraberdi ve insanların yaşamında sosyal, kültürel ve iktisadi açıdan çok zor şartlar hakimdi. Bu bölgede yaşayan Arapların sosyal yaşamı aşiret düzenine göre kurulmuştu, öyle ki hatta kentlerde yaşayan insanlar aşiret bağlarını koruyordu.

 

Aşiret, ilk atalarının adı altında birleşen önemli oranda nüfusa verilen addı. Aslında kurak çöller ve tehlikeli göçlerle beraber olan yaşam tarzı, Arapları her daim akrabalık bağlarını koruyarak zamanla bir aşiret oluşturmaya zorluyordu. Gerçekte Araplar her türlü tehlikeye karı koyabilmek için akrabalık ve kan bağları bulunan insanlarla yan yana yaşamak zorunda kalıyordu. Bu tarzda bir yaşam onları düşmanlarına karşı koruyor ve ayna zamanda diğer aşiretlere karşı saldırı gücünü arttırıyordu. Bu zaruret gerçekte bedevi yaşamın olmazsa olmaz bir zarureti olmakla beraber her aşirette daha fazla sayıda insanla akrabalık bağlarına dayanan soy meselesinin bu insanların yaşamında ön plana çıkmasına sebebiyet veriyordu. Bu yüzden her ne kadar bir aşirette nüfus sayısı fazla olsaydı, daha onurlu sayılıyordu, çünkü daha fazla gücü vardı.

 

Aşiret tarzı yaşamın en önemli noktalarından biri, bu insanların merkezi bir devlet veya hükümete bağlı olmamalarıydı. Hatta Mekke ve Yesreb gibi kentlerde kraliyet ve saltanatığın gereği olan hükümet ve hapishane gibi kurumlar yoktu. Her aşiret bağımsız bir siyasi birimdi ve aşiretin reisi hükümetin de başı sayılıyordu.

 

İnanç meselesine gelince, bu bölgede yaşayan Arapların çoğu müşrikti. Müşrik, Kur'an'ı Kerim’de putperest anlamına gelir. Gerçi şirk sözcüğünün anlamı putperestlikten daha geniştir.

Aslında Araplar çok eski zamanlarda tehvidi bir din olan Hz. İbrahim’in dinine inanırdı. Bu din Hz. İbrahim’in mirasıydı ve o hazret ve oğlu İsmail ve eşi Hacer tarafından Arap camiası arasında yaygınlaştırılmıştı. Ancak zamanda tevhid inancı renksizleşti ve yerini şirk ve putperestliğe bıraktı. Bu eğilim sebebi ise, tevhid yerine putperestliği kendi hakına dayatan sapkın aşiret liderleriydi.

 

Bazı Arap tarihçilerin belirtiğine göre Amro bin Lohay ortaya çıkmadan önce Arapların çoğu Hz. İbrahim’in inancını izliyordu. Amro bin Lohay, Şam yöresinden Hübel adında bir putu Mekke’ye getirdi ve burada yaşayan insanları bu puta tapmaya davet etti. İşte bu noktadan itibaren putperestlik yavaş yavaş yayılmaya başladı. Cahillik ise Arapları tevhid inancından uzaklaştıran ve putperestliğe sürekleyen bir başka etkendi. Öyle ki Mekke’den ayrılan insanlar Kabe’nin çevresinden bir taşı yanına alıyor ve seyahati boyunca o taşa tapıyordu. Bu uygulamaların yüzünden bu insanlar zamanla ve bir kaç kuşak sonra tamamen Hz. İbrahim’in inancını unutmalarına ve tamamen putperest olmalarına yol açtı.

 

Aslında Arapların önemli bir bölümü Allah’ı varlık alemi ve insanları yaratan yegane ilahı olarak tanıyor ve O’na yüzeysel bir şekilde inanıyordu, fakat bunun yanında tapmak ve kulluk etmek üzere Allah tealaya bazı ortaklar göz önünde bulunduruyordu. Bu ortakların sayısı ilkin sınırlıydı, ancak zamanla sayıları çoğaldı, öyle ki İslam dini zuhur ettiğinde Kabe’de yılın gün sayısına göre 360 put vardı. Bu maddi tanrıların en ünlüleri Lat, Menat ve Uza idi ki onları Allah’ın kızı olarak kabul ediyorlardı. Cahiliye Arapları bu putlara tapmanın Allah’ın ilgisine ve rahmetine vesile olduğuna inanırdı.

 

Arabistan’da o çağda eğitim sistemi diye bir kavram yoktu ve okuma yazma öğrenmek adet değildi ve seyrek sayıda insan bu yeteneğe sahipti. Bu yüzden böyle bir yerde kitaptan veya bilimden veya ilerlemeden söz etmek aslam mümkün değil. Arap aşiretleri arasında sosyal davranışlar ve toplumsal normlar güç ve geleneğe göre şekillenirdi. Bu toplumda bilek gücü çok önemli ve değerliydi. Bilek gücünün değeri erkek cinsinin üstünlüğünün işaretiydi. Erkek eşi ve çocuklarının sahibiydi ve onların hakkında istediği gibi karar verebiliyordu.

 

Cahillik o dönemde Arapların yaşamının her boyutunda göze çarpıyordu. Eşraflık, yağma, acımasızlık, ırkçı ve aşiret temelli bağnazlık, maddiyatçılık, putperestlik, hepsi cahiliyenin belli başla simgeleriydi. O dönemde Arapların ahlak ilkeleri ve değerleri tamamen yanlış ve haksızdı. Bazı Arap aşiretlerin kızlarına reva gördükleri zulüm bedevi ve kentsel alanda yaşayan tüm Arapların çirkin ve cahilliklerinden kaynaklanan amellerine bir örnektir. Yüce Allah Kur'an'ı Kerim’de buyurduğu üzere o dönemde bir erkeğe eşi kız çocuğu dünyaya getirdiği müjde verildiğinde yüzü öfkeden kapkara kesilirdi. Bu adam o kızı kabul etme aybı ile onu diri diri gömme arasında bir seçim yapmak zorundaydı ve kız çocuğu kabullenemediği için onu diri diri gömüyordu.

 

İslam İnkılabı Lideri Ayetullah Hamanei İslam Peygamberi’nin –s– bisetinden önce beşeri cahil toplumları şöyle anlatıyor: bir yandan ipini koparmış nefsani şehvet devi ve cinsel şehvet ve benzeri durumlar vardı, öbür yandan da aynı şehvet düşkünü insanlar acımasızlık, yıkım ve kan akıtmakta akla hayale sığması zor olan sınırlara kadar ilerliyordu, yani kendi evlatlarını öldürüyordu.

 

O dönemde Arap yarımadasının çevresinde bulunan İran ve Roma imparatorluklarında da durum pek iç açıcı değildi. Bu iki büyük devlet o dönemin uygar dünyasının önemli bir bölümüne hükmediyor ve ta eskilerden tüm dünyaya hükmetmek için birbiriyle savaşıyordu.

İran ve Roma imparatorlukları arasındaki sürekli savaşlar İran imparatoru Enuşirvan döneminde başladı ve Hüsrev Perviz dönemine kadar tam 24 yıl sürdü. Bu savaşlar her iki devlete ağır mali yük ve büyük kayıplar dayatmıştı. Bu baskı ordunun eşraf kesiminden olan üst düzey mensuplarının işçi veya çiftçi sınıfından olan askerlere karşı çirkin ve kötü davranışları ile birleşince, yavaş yavaş her iki imparatorluğu yıpratmaya başladı, öyle ki işin sonunda her ikisinden sadece birer hayalet imparatorluk geriye kalmıştı.

 

İranlı tarihçi yazar Said Nefisi İran sosyal tarihi adlı eserinde İslam zuhur ettiği dönemdi İranlıların durumunu şöyle anlatıyor:

İran milleti arasında tefrikaya yol açan en önemli şey, Sasanilerin İran’da uyguladıkları çok sert sınıfsal imtiyazlardı, ki kökleri önceki medeniyetlere dayanıyordu, fakat Sasaniler döneminde daha da şiddetlenmişti. O dönemde İran’da ilk sırada eşraftan yedi aile ve ardından beşli sınıfın bazı imtiyazları vardı ve sıradan insanlar her şeyden mahrum bırakılmıştı. Mülkiyet hakkı ise sadece yedi ailenin tekelindeydi.

 

Öte yandan Arap yarımadasının diğer komşusu Bizans imparatorluğu o dönemin en büyük devletlerinden biri olmasına rağmen kanlı bir dönemi yaşıyordu. Romalı imparator Yustianus’un 6. Yüzyılda acımasızlığı ve şehvet düşkünlüğü o dönemde yaşayan insanların içler acısı halinin en somut deliliydi. Bizans halkı hristiyandı ve saltanatı kendisinin ilahi mirası ilan eden Yustianus döneminde en zorlu günleri yaşıyordu.

 

Ve işte bu hengamede İslam dini bir güneş gibi tüm bu çirkinliklerin üzerine doğdu ve tüm dünyayı uyardı. O günlerde semavi bir şahsiyet yüce Allah’ın Peygamberi olarak gönderildi ve tüm alemi değiştirdi ve tevhid nidayısı haykırarak mazlum insanlara yaşam umudunu yeniden kazandırdır. Bu büyük insan Muhammed’di –s– ve mucizesi de semavi kitabı Kur'an'ı Kerim’di.

Mayıs 06, 2018 09:07 Europe/Istanbul
Görüşler