O gece Amine çok tuhaf bir duygu içindeydi.

Eşi Abdullah’ın vefatı üzerinden bir kaç ay geçiyor ve Amine gecelerini ve gündüzlerini eşini kaybetme duygusu ile geçiriyordu. Şimdi ise bebeklerinin doğum an yaklaşmıştı. O anlarda Amine kendi kendine, keşke Abdullah hayatta olsaydı ve onu yalnız bırakmasaydı, diyordu. Ve sonunda o muhteşem an geldi ve yüce Allah’ın inayeti ile Amine’nin evin aydınlanarak nura boğuldu. Amine gördüklerine inanamıyordu, sanki gökten yıldızlar evine yağıyordu. Henüz şaşkınlığı geçmeden birden başının ucunda nurani kadınların oturduğunu fark etti. Evi nurla dolmuştu. Kadınlardan biri, Ben Asye, Firavun’un eşiyim, dedi. Öteki kadın kendini İmran kızı Meryem olarak tanıttı. Biraz sonra Amine erkek bir bebek dünyaya getirdi, öyle ki bebeğin nuraniyeti alemi aydınlattı. O sırada Amine bir ses duydu. O ses şöyle diyordu: Ey Amine, senin bebeğinin vücudunda Nuh’un şecaati, İbrahim’in ihlas ve tevekkülü, Yusuf’un yüzü, Salih’in fesahati, Musa’nın direnişi ve İsa’nın takva ve bağışlama özelliği gibi geçmiş enbiyanın tüm özellikleri bir arada toplanmıştır.

 

Muhammed –s– Abdullah’ın oğlu ve o da Abdulmutallib’in oğludur. Annesi Amine, Vahab’ın kızıdır. Muhammed –s– 17 Rebiülevvel’de, yani Ebraha Mekke’ye saldırarak Kabe’yi yıkmak istediği yılda Mekke’de dünyaya geldi. Allah teala Fil suresinde bu olayı anlatmıştır.

Hz. Muhammed –s– dünyaya geldiğinde tüm alemde etkisi hissedilen büyük bir deprem oldu, öyle ki bazı kiliseler, manastırlar ve putperestlerin taptığı putlar yıkıldı ve büyücülerin ve sihirbazların işi bozuldu. O gün gökte daha önce hiç görülmemiş yıldızlar görüldü ve İran’da Kesra sarayı sarsıldı ve 13 veya 14 sütunu yıkıldı ve Fars yöresindeki ateş tapınağında sürekli yanan ateş aniden sözdü, oysa bu ateş binlerce yıl sönmeden yanıyordu.

 

O dönemde Arap eşrafın geleneği, evlatlarını dadıya emanet etmekte. O yörede Saadoğulları aşiretinin dadıları çok ünlüydü. Saadoğuları mali ihtiyaç yüzünden her yıl belli bir günde Mekke’ye geliyor ve her biri bir bebek alıp beraberinde götürüyordu. Ancak Kureyş’in yeni bebeği Muhammed –s– hiç bir dadıyı kabul etmedi ve dadıların hiç biri o hazreti emziremedi. Sonunda Halime Saadiye geldi. Abdulmutallib ondan hangi aşiretten olduğunu sordu. Halime de Saadoğulları aşiretinden ve adının da Halime olduğunu söyledi. Abdulmutallib kadının adını ve aşiretini duyunca çok mutlu oldu ve şöyle dedi: Aferin, aferin iki güzel huy ve iki şayeste özellik, biri saadet ve mutluluk ve diğer sabır demek. O sırada Muhammed –s– Halime’nin kucağında huzur içinde dadısının emzirmesine karşı çıkmadı. Abdulmutallib yeni bebekleri dadısını seçtiği için Allah’a şükretti.

Muhammed’in –s– Halime’nin evine gelmesi, bu ailenin rızkı ve mutluluğunun artması ile beraber oldu.

Tarihçiler Halime’den naklen şöyle yazdı: Muhammed’i evime götürdüğüm günden sonra evimin hayır ve bereketi günden güne arttı ve mal varlığım ve sürülerim çoğaldı.

 

Abdulmutallib’in torunu tam beş yıl boyunca Saadoğulları aşireti arasında yaşadı ve büyüdü. Bir süre çölde yaşadıktan sonra Muhammed –s– Mekke’ye geri getirildi ve bu kez annesi Amine’nin sonsuz sevgisinden yararlandı. Muhammed –s– artık altı yaşına gelmiş, keskin bakışları, güzel yüzü ve anlamlı sözleri ile herkesin ilgi odağındaydı.

Günlerden bir gün Muhammed –s– akraba ziyareti için annesi Amine ile birlikte Medine seyahatine çıktı, ancak dönüştü yolun ortalarında annesi hastalandı ve hayata gözlerini yumdu. Bundan sonra Abdulmutallib torununun bakımını üstlendi, ancak bu da pek uzun sürmedi ve Muhammed –s– henüz sekiz yaşındayken dedesi Abdulmutallib’i de kaybetti. Bu gelişmenin ardından Muhammed –s– amcasa Ebutalib’in evine geldi ve ergenlik ve gençlik çağını bu evde geçirdi.

 

Muhammed –s– çocukluk çağında çölde çobanlık yapıyordu ve bu işi bir süre daha sürdürdü. Aslında çoğu ilahi peygamberler nübüvvet makamına nail olmadan önce bir süre çobanlık yaptıkları gözleniyor. Bu insanlar uzun süre çölde hayvanları yetiştirerek insanları yetiştirmekte nasıl sabırlı olmaları gerektiğini ve tüm zorluklara katlamaları gerektiğini öğreniyordu.

Öte yandan Mekke’nin o dönemde fesat dolu toplumundan uzak olmak ve güzel gök yüzünü ve yıldızları incelemek genç Muhammed –s– için yaratılış sırları üzerinde düşünmek için iyi bir fırsat oluşturuyordu.

 

Muhammed –s– ergenlik çağında taşıdığı has özellikleri ile yaşıtlarından farklı bir karakter sergiliyordu. Sıradan insanlar için isyan ve türlü geçici heveslere bulaşma yaşı olan ergenlik çağı genç Muhammed –s– için paklık, dürüstlük, düşünce, şeref ve onur çağıydı.

Hz. Muhammed’in –s– gençlik çağında başından geçen ve arada bir hoş bir anı olarak hatırladığı bir olay, o hazretin İslam tarihinde Halfel Fuzul olarak ün yapan mazlumları ve mağdurları savunmak amacıyla katıldığı bir anlaşmaydı.

 

Kureyş aşiretinin fertleri bazen Mekke’de hanedanı veya aşireti olmayan insanlara zulmederdi. Örneğin günlerden bir gün Yemenli bir adam malı ile birlikte Mekke’ye geldi. Mekkeli bir adam ise onun malını satın aldı, ancak bedelini ödemedi ve sonuçta aralarında tartışma başladı. O sırada Yemenli adamın gözü Kabe’nin yanında oturan Kureyşlilere düştü ve inlemeye başlayarak bir şiir okudu ve adalet talebinde bulundu. Bu gelişmenin üzerine Kureyş’e mensup olan bazı liderler bir araya geldi ve mazlumun hakkını zalimden almaya karar verdi ve ardından Kureyş eşrafından birinin evinde oturum düzenledi. Oturuma katılanlar birlik olma ve imkanları el verdiği yere kadar mazlumun hakkını zalimden almaya yemin etti. Bu oturuma ve anlaşmaya genç Muhammed –s– de katılmıştı. Anlaşma o güne kadar Arapların arasında en şerefli ve en onurlu anlaşmaydı.

 

Hz. Muhammed’in –s– yaşamı, o hazretin onca kirli ve sağlıksız bir ortamda nasıl kendisini tüm çirkinliklerden ve günahlardan koruduğunu ve hatta faziletin tüm boyutlarında her türlü sapmadan uzak durduğunu ve böylece halk arasında büyük üne kavuştuğunu ve Emin Muhammed olarak lakaplandırıldığını ve herkesin güvenini kazanmayı başardığını gösteriyor.

Bu özelliğin ispatı, bisetten önce Mekke’de yaşanan tarihi büyük bir olaydı.

 

Bir gün Mekke büyükleri Kabe’yi genişletmeye ve enini boyutu uzatmaya karar verdiler ve bu yüzden Kabe’yi yıkarak yeniden inşa ettiler. Sıra o dönemde de kutsal sayılan Hecerül Esved’i yerine koymaya geldi ve bunun üzerine Mekke’de bulunan dört büyük aşiretin arasında anlaşmazlık yaşandı, çünkü her aşiret Hecerül Esved’in onların eliyle yerine yerleştirilmesini ve böylece bu büyük onurun onların aşiretine ait olmasını istiyordu. Anlaşmazlık iyice tırmandı, öyle ki kılıçlar çekildi ve herkes savaşa hazırlandı ve böylce gücü ile ezeli arzusuna ulaşmak istedi. Kureyş büyükleri bu sorunu çözmek üzere bir araya geldi. Amaçları savaş ve kan akmasını önlemek ve Mekke’yi içine düştüğü kötü durumdan kurtarmaktı.

 

Mekke’de en yaşlı insan olan Ebu Ümeyye bin Mugayre Mahzumi adında bir şahis vardı. Ebu Ümeyye şöyle dedi: Şu savaşma ve kan akıtma hırsınızdan el çekin ve benim önerimi dinleyin: Safa kapısından ilk giren kişinin hükmünü kabul edin. Tam o sırada Hz. Muhammed –s– kapıdan içeri girdi. İnsanların hepsi: Bu Emin Muhammed, biz onun hükmünü kabul ediyoruz. Hz. Muhammed –s– de Hecerül Esved’i yerine yerleştirme onuru bir tek aşirette kalmaması ve böylece aşiretlerin birbirine karşı kin ve nefret beslememesi için ilginç bir plan önerdi, öneri herkesçe kabul edildi. Plan şöyleyde: Hz. Muhammad –s– mübarek abasını yere serdi ve taşı da ortasına koydu. Ardından her aşiretten bir kişi seçerek her birine abanın bir köşesini kaldırmasını söyledi, böylece Hecerül Esved’i tüm aşiretler taşımış oldu ve taş takılacağı yere kadar getirildi. Bundan sonra Hz. Muhammed –s– de tüm aşiretleri temsilen taşı mübarek elleri ile yerine yerleştirdi ve böylece büyük bir sıkıntıyı çözümledi.

 

Evet, İslam Peygamberi –s– risaletinden önceki dönemde onca fesat ve günah dolu bir ortamda herkesin takdirini toplayacak şekilde pak ve tertemiz yaşadı.

 

Mayıs 06, 2018 09:10 Europe/Istanbul
Görüşler