İslam Peygamberi’nin –s– bisetinden Mekke’den hicret ettiği güne kadar 13 yıllık bir süre geçti.

Bu süre içerisinde o hazret ve arkadaşları bir çok hadise ile karşılaştı. Bugünkü sohbetimizde bu hadiselerden bazılarını gözden geçirmek istiyoruz.

 

Tarih sayfaları insanları saadet, barış ve dostluğa doğru hidayete erdirmeye çalışan ve güzel ve güvenli bir dünya inşa etmek için çaba harcayan ilahi peygamberlerin izleri ile doludur.

Nuh gemisi o korkunç fırtınanın ardından karaya oturduğunda, Hz. Nuh ve seyrek sayıdaki izleyenleri dünyayı yeniden inşa etmeye ve tarihe yeniden başlamaya karar verdi. Hz. Nuh’tan onra Babil topraklarında Hz. İbrahim tevhid nidasını haykırdı. Hz. Musa ise mucizevi asası ile kavmini kendini tanrı ilan eden Firavun ve adamlarının esaretinden kurtarmak için mücadele verdi. Hz. Musa’dan sonra Hz. İsa köleleri sömüren zalimlerin karşısına çıkarak ilahi sonsuz lütuf ve merhametten söz etti ve kendisinden sonra gelecek son ilahi Peygamberi müjdeledi. Ve sonunda dünyadaki milletler ve ümmetler sapkınlık içinde tanrılara tapmaya başladığı ve her tarafı cahillik, barbarlık ve gaflet sardığı bir sırada son ilahi resul Hz. Muhammed –s– Mekke semalarına doğdu. Hz. Muhammed –s– insan kerameti, insan hakları, özgürlük, eşitlik ve adaletin uygulanması yönünde en has mesajları getirdi ve kendisi de bu hakların ilk uygulayan önderi oldu.

Allah teala tevbe suresinin 128. Ayetinde bu büyük peygamber hakkında şöyle buyuruyor:

Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.

 

Evet, İslam Peygamberi’nin –s– bisetinden Mekke’den hicret ettiği güne kadar 13 yıllık bir süre geçti. Bu 13 yıl içinde Allah Resulü –s– tevhid düşüncesini yaygınlaştırmak için elinden gelen çabayı harcadı. O hazret bu uğurda her şeyden ziyade kendisinin ve ailesinin maddi manevi her türlü sermayesinden harcadı ve İslam dinini yaygınlaştırmak için en ufak fırsatı bile kaçırmadı.

Erkeklerin arasında İslam Peygamberi’ne –s– iman eden ilk kişi, Hz. Ali’ydi –s–, oysa Hz. Ali –s– o günlerde henüz ergenlik çağında olan bir delikanlıydı. İslam Peygamberi –s– Hz. Ali’yi –s– İslam’la tanıştırdığında o hazret küçük ellerini Resulullah’ın güçlü ellerine koydu ve iman dolu bir kalple şahadet getirdi. Hz. Ali –s– şahadetleri zikrederek ve Allah’ın yegane olduğu ve Hz. Muhammed’in –s– de O’nun Peygamberi olduğuna şahadet getirerek İslam dinine iman eden ilk erkek oldu ve bu imanı üzerine şehadet anına kadar fedakarlıklar yaptı.

Böylece Mekke kentinde Resulullah –s–, Hz. Hatice –s– ve Hz. Ali’den –s– oluşan üç kişilik ilk İslam toplumu kuruldu. Bu toplum tevhid ve yegane Allah’a tapma ekseninde şekillendi ve şirk, küfür ve cahillikle mücadele etmeye başladı.

 

İslam Peygamberi’nin –s– ilk tebliğ siyaseti, tevhid inancını resmi davet yapmaksızın yaygınlaştırmak oldu. Müslüman tarih yazarları Mekke’de 13 yıllık Bi'set sürecini bir üç yıllık ve bir de on yıllık olmakm üzere iki döneme ayırıyor. İlk üç yıllık dönemin özelliği, Resulullah’ın –s– seyrek durumların dışında davetini aşikar etmemesiydi. Allah Resulü –s– bu dönemde sadece şirk ve putperestlikten el çeken ve o hazrete yönelen insanları benimsiyordu. Şirkten usanan bu insanlar tevhid peşindeydi ve Resulullah’ın –s– nübüvvetini duyar duymaz o hazrete doğru gelmeye başladı ve büyük bir aşkla yeni davete iman etti.

 

Bisetin üzerinden üç yıl geçtikten sonra Allah Resulü’ne –s– davetini aşikar etemsi ve şirk inancı ile açıkça mücadele etmesi emredildi. İlk üç yılda sayıları kırk olarak belirlenen seyrek sayıda insan İslam dinine iman etmişti ve bazıları kendi aşiretlerinde bu semavi dini tebliğ etmeye başlamıştı.

Allah Resulü –s– ilk adımda kendi akrabalarını ve yakınlarını davet etti ve onları uyardı, çünkü Allah teala peygamberine şöyle emretmişti:

(Önce) en yakın akrabanı uyar. Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım. Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan. O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.

Bu ayetler nazil olduktan sonra İslam Peygamberi –s– kendi aşiretinin liderlerinden 45 kişiyi bir ziyafete davet etti ve onları ağırlarken büyük sırrını onlara açıklamaya davet etti. Ancak bu görüşmede Hz. Ali’den –s– başka hiç kimse o hazrete iman etmedi.

 

Kuşkusuz o dönemde tevhide davet etmek ve şirk ve putperestlik düzenini yıkmak oldukç çetin bir işti. Bu yüzden işin ta başından bazılarının Resulullah’ın –s– davetine karşı çıkması ve hatta muhalefet ederek alay etmesi doğaldı. Ancak Allah teala peygamberinden düşman yığınından veya alay edenlerden çekinmemesini ve davetini aşikar ve aleni etmesini istedi. Allah teala Hicr suresinde peygamberine şöyle emretti: Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir! (Seninle) alay edenlere karşı biz sana yeteriz.

Ve böylece İslam Peygamberi –s– genel davetine başladı ve Safa dağının kenarında yüksek sesle insanları tevhid inancına davet etti. Allah Resulü –s– gayet tedbirli ve etkili bir şekilde insanları tevhid ve İslam’a davet etti ve kurtuluş için yegane Allah’tan başka ilah olmadığını dile getirmelerini istedi. Resulullah –s– ayrıca halk arasındaki konumundan söz ederek şöyle buyurdu: Benim sizin aranızda konumum, düşmanı uzaktan gören ve kavmini kurtarmak için kavmine doğru koşan bir rasatçı gibidir. Ey Kureyş halkı kendinizi cehennem ateşinden kurtarın.

İslam Peygamberi’nin –s– sözleri bu noktaya gelince o hazreti amcası ve aynı zamanda küfür elebaşılarından biri olan Ebu Leheb kalabalığın arasında yaygara yaparak Resulullah’ın –s– konuşmasının devam etmesine mani oldu ve insanları oradan uzaklaştırdı.

 

Bundan sonra İslam Peygamberi’nin –s– risaleti her gün daha yeni ve daha hassas bir aşamaya geldi. Bu gelişmenin ardından Kureyş kafirlernini Allah Resulü’ne –s– karşı açık gizli muhalefeti başladı. Müşrikler İslam’ın ilerlemesini engellemek için her türlü yola ve entrikaya baş vurdu. Ancak yüce Allah’ın iradesi İslam dininin Hicaz yarımadası ve çevresine hızla yayılmaya ve daha sonra da tüm alemi sarmaya yönelikti.

İslam Peygamberi’nin –s– biseti üzerinden yedi yıl geçti. Müşrikler Allah Resulü –s– ile alay etmek ve sihirbaz ve mecnun gibi suçlamaları yöneltmek ve hatta o hazreti taciz etmek gibi kütahlıkları ile Resulullah’ı –s– ve müslümanları yıldırmaya çalıştı, ancak Allah Resulü –s– ilahi peygamberlere özel olan emsalsiz sabır örneğini sergileyerek tüm saygısızlıkları, tacizleri ve hakaretleri Allah için tahammül etti.

Öte yandan müşriklerin artan baskıları sonucu müslümanlar Mekke’de yaşayamayacak hale geldi ve bu yüzden bir grup müslüman Habeşistan’a göç etmek zorunda kaldı. Bu ülkeye göç eden müslümanlar Habeşistan kralının koruması altına alındı ve huzur içinde yaşadı.

 

İslam dininin adı artık tüm Mekke’de ve Hicaz yarımadasında yankılanmaya başlamıştı, nitekim işkence ve tehdit ve baskı müslümanları yıldırmadı ve müşrikleri de hedeflerine ulaştıramadı. İslam dini vahiy pınarından kaynaklanan büyük bir ırmak gibi akmaya başladı ve yolunda hakikate susamış ve saadet peşinde olan insanların susamışlığını yüce ilahi maarifle giderdi. Habeşistan’a gelen müslümanlar adeta inkılapçı aktif bir grup gibi yaşamını sürdürüyordu ve müşriklerin onları iade ettirme çabaları sonuçsuz kalmıştı.

O sırada Kureyş’in müşrik elebaşıları yeni bir komplo kurdu, ki bu da müslümanları iktisadi kuşatma altına almaktı. Buna göre müşrikler birbiriyle sözleşti ve aralarındaki anlaşmayı bir kutuya koyduktan sonra Kabe’nin içinden astı. Müşrikler bu anlaşmaya göre müslümanlara yaptırım uygulamaya başladı ve ondan sonra hiç kimse müslümanlarla alış veriş yapmadı ve akrabalık bağı kurmadı. Böylece şartlar Allah Resulü –s– ve müslümanlar için daha da zorlaştı ve bu yüzden Mekke’den ayrılarak kentin çevresinde bir vadiye yerleşmeye karar verdi. Bu vadi daha sonraları Şaabi Ebu Talib olarak adlandırıldı.

 

Şaabi Ebu Talib vadisine yerleşen müslümanlar çok zorlu günler yaşadı. Bazı günler bir müslüman yemek için ancak bir hurma bulabiliyordu. Bazen vadiden çocukların açlıktan ağlama sesi duyuluyordu. Allah Resulü –s– o zorlu şartlarda büyük bir sabırla müslümanları sabırlı olmaya davet ediyor ve bir çok kez kendi yemeğini başkalarına bağışlıyordu. Vadide Allah Resulü’nü –s– en çok üzen olay fedakar eşi ve yol arkadaşı Hz. Hatice’yi kaybetmek oldu. Bir süre sonra Resulullah’ın –s– amcası ve en büyük hamisi Ebu Talib de vefat etti. Bisetin onuncu yılı bu iki büyük insanın vefatı dolayıyla hüzün yılı olarak adlandırıldı. Bu adlandırma Allah Resulü’nün –s– bu iki büyük insana olan sevgisini gösteriyordu.

 

Üç yıl geçti ve ağır yaptırım dönemi sona erdi. Müslümanlar bir bir evlerine dönmeye başladı, ancak müşriklerin müslümanlara yönelik tacizleri devam ediyordu. Müşrikler her gün yeni bir komplo kuruyordu ve en son Resulullah’a –s– suikast kurmaya karar verildi.

Ancak Allah Resulü –s– Mekke’den hicret etti ve Medine’ye yerleşti. Medine’de İslam tarihinin önemli bir dönemi daha başladı. Resulullah’ın –s– Medine’ye hicreti İslam tarihinde büyük bir dönüm noktası oldu, çünkü yeni dönemde büyük ve kader belirleyici gelişmeler yaşandı

Mayıs 06, 2018 09:16 Europe/Istanbul
Görüşler