Bugünkü sohbetimizde Medine’de İslam Peygamberi –s– İslamî hükümeti kurduktan sonra Mekke fethine kadar geçen sürede yaşanan gelişmeleri gözden geçirmek istiyoruz.

İslam Peygamberi –s– Medine kentinde İslamî hükümetin temelini atmakla aslında tarih sürecinde beşeriyetin önüne yep yeni bileşenleri olan ideal bir yönetimin en parlak örneğini koydu. Bu hükümette Allah Resulü –s– ne makam, ne şan ne şöhret ve ne de güç ve iktidar peşindeydi. İslam Peygamberi –s– sadece beşeri adalet hükümetini inşa etmeyi düşünüyordu, öyle ki bu hükümette alemleri yaratan yegane Allah’tan başka hiç bir şeye tapılmayacaktı ve insanlar hiç kimseyi ve hiç bir şeyi yüce Allah’a ortak koşmayacaktı. İslam hükümetinde tüm kavimler ve tüm milletler eşit haklara sahipti ve beşeriyet barış, güvenlik ve kardeşlik çerçevesinde huzur içinde yaşayacaktı.

 

İslam Peygamberi’nin –s– Mekke’den ayrılarak Medine’ye yerleşmesi bazı özel zaruretleri de beraberinde getirdi. Bundan sonra insanlar Kur'an'ı Kerim ayetlerinin nazil olmasını ve Resulullah’ın –s– emirlerini bekliyordu ve buna göre müslümanlar yepyeni bir yaşamın temelini atmak istiyordu. Gerçekte Medine halkının yeni bir yaşama başladığı ve cahiliye döneminden çok daha farklı değerleri yeni yaşamlarının temeli olarak benimsediği açıkça ortadaydı. Öte yandan yeni İslamî yaşam tarzını şekillendirmenin bazı elzemleri ve uygulamaları vardı ki bu da ancak Allah Resulü’nün –s– salahiyeti çerçevesindeydi.

 

İslam Peygamberi –s– Medine’ye gelir gelmez ilahi ve pişkin bir politikacı misali kendisinin ve Müslümanların varlığını korudu ve böylece iç ve dış düşmanların Müslümanların arasına nüfuz ederek şom planlarını uygulamalarını ve İslam’a zarar verme yollarını kapattı.

Allah Resulü –s– muhacirler ve ensar arasında yakın ve derin bağlar kurmak amacıyla ikişer ikişer kardeş olmalarını emretti. Bu çerçevede müslümanlardan yaklaşık yüz kişi ikişer ikişer kardeş oldu. İslam Peygamberi –s– de Hz. Ali’yi –s– kardeş olarak seçti. Muhacirlerle ensar arasında gerçekleşen bu anlaşmaya göre anayurdunu terk etmek zorunda kalan ve şimdi mali açıdan sıkıntıda bulunan muhacirler kardeş oldukları ensardan kardeşleri ile her şeyde ortak oldu ve hatta miras payı belirlendi.

 

Medine’de en önemli siyasi sorunlardan biri Evs ve Hazrec adındaki iki aşiretin uzun yıllardan beri devam eden savaştı. Bir başka sorun ise bu iki aşiretin Medine’de yaşayan Yahudilerle anlaşmazlıklarıydı.

Allah Resulü –s– Medine’ye geldiği ilk yılda İslam öğretilerine göre siyasi bir anlaşma hazırladı. Müslümanların birbirine karşı görevleri, başka dinlerin mensupları ile ilişkileri, Medine’de yaşayan tüm müslümanların, yahudilerin ve müşriklerin Resulullah’ın –s– önderliğini kabul etmesi,  söz konusu siyasi anlaşmanın önemli maddeleriydi. Anlaşma dört bent ve 37 maddeden oluşuyordu ve Medine’de bulunan tüm gruplarca imzalandı. Bu anlaşma İslamî hükümetin temellerinin güçlenmesi ve iç istikrara kavuşması bakımından önemli rol ifa etti.

 

Öte yandan nifak cephesinin şekillenmesi ve işlerin yolunda engel çıkarmaları İslam’ın yayılması yolunda en büyük engellerden biriydi. Müşrikler ve yahudilerle gerçekleşen Bedir, Uhud ve Hendek savaşları ve münafıkların bu savaşlarda sergiledikleri tutum, bu komplocu zümrenin tefrikacı tutumunu açıkça gözler önüne sermişti. Münafıklar perde arkasında İslamî hükümetin düşmanları ile yakın ilişkileri vardı ve en hassas kararlar alınırken düşmandan yana tavır sergiliyordu.

Hicretin ilk on yılında çoğu İslam’ı savunmak için gerçekleşen bazı savaşlar yaşanmıştı. İslam İnkılabı Lideri Ayetullah Hamanei bu konuda şöyle diyor: Resulullah’ın –s– tüm savaşları savunma amaçlıydı, tabi bu savaşlarda Allah Resulü –s– oturup müslümanlara saldırılmasını beklemezdi. Eğer Resulullah –s– silahlanmasaydı ve hazırlık yapmasaydı ve tüm gücünü düşmanla mücadele için seferber etmeseydi ve böylece düşmanın yüreğine korku salmasaydı, kuşkusuz düşmanlar ta ilk günde İslam’ı, Kur'an'ı Kerim’i, Resulullah’ı –s– ve İslamî toplumu param parça etmişti, bu yüzden Resulullah –s– hazırlıklı olmaya ve savaşmaya mecburdu.

 

Yüce Allah peygamberine Araf suresinin 158. Ayetinde şöyle buyuruyor:

De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim.

Bu ayete göre Allah Resulü’nün –s– risaleti sadece Hicaz topraklarıyla sınırlı değildi. İslam Peygamberi –s– bu emri yerine getirmek üzere hicretin yedinci yılında büyük devletlerin hükümdarlarına ve Hristiyanların liderlerine ve aşiretlerin reislerine mektuplar yazarak onları İslam’a davet etti. Bu mektuplar yazıldığı sıralarda müslümanların Medine’de konumu büyük ölçüde güçlenmişti.

İslam Peygamberi’nin –s– siyasi ve manevi liderlere ve krallara yazdığı mektupların muhtevası, Resulullah’ın –s– İslam dinini yaygınlaştırmak için ne gibi bir yol izlediğine ışık tutuyor. Allah Resulü’nün –s– yazdığı mektuplardan 185 örneği günümüze dek gelmiştir. Bu mektupların hepsi İslam Peygamberi’nin –s– İslam’ın çağrısını mantıkla ve delillere dayanarak ve nasihat ve ikaz diliyle tüm dünyaya duyurduğunu gösteriyor.

 

İslam Peygamberi –s– bir istişare oturumu düzenleyerek başka ülkelerin liderlerine çağrı mektubu yazma planını anlattı, ardından bir gün sabah namazının ardından göndereceği elçilerini çağırdı ve şöyle buyurdu:

Allah’ın kullarını nasihat edin. Kim insanların işlerinin başına gelir, fakat insanları hidayete erdirmek ve onlara yol göstermek için çaba harcamazsa, Allah cenneti ona haram kılar. Şimdi sizler ayağa kalkın ve risaletin ta uzak yörelere kuryesi olun ve tevhid nidasını tüm dünyaya duyurun.

İslam Peygamberi –s– gümüşten bir yüzükten, mühür hazırlanmasını ve mühürün üzerine de “Muhammed Resulullah” yazılmasını emretti. Allah Resulü –s– ardından mektupları mühürledi ve zarflarını da özel bir mumla yapıştırdı ve ardından elçilerini çeşitli ülkelere yolladı. Hidayet elçileri İran, Roma, Habeşistan, Mısır, Yemen, Bahreyn ve Hire’nin yolunu tuttu.

 

İslam Peygamberi’nin –s– o dönemin büyük devletlerine yazdığı mektuplar, İslam’ın daveti istidlal ve mantık üzerinden fikri hidayet temeline ve liderlerle insanların arasında düşünme ruhunu geliştirme ilkesine göre şekillendiğini gösteriyor. Bu yöntem risaletin tüm yıllarında büyük bir iktidarla devam etti ve sonuna kadar da Kur'an'ı Kerim daveti ve Resulullah’ın –s– tavsiyesi, hikmete davet ve hasene bir şekilde tartışmaya çağrı şeklinde sürdü. Nitekim İslam’ın Medine’den dünyanın diğer yörelerine hızlı bir şekilde yayılması da aynı yönteme dayanıyordu. Medine halkı da en başta aynı yöntemle ve Kur'an'ı Kerim’in güzel ayetlerini dinleyerek İslam dinini benimsemişti, öyle ki Medine Kur'an'ı Kerim’le fethedildi, denirdi.

 

Allah Resulü –s– hicretin altıncı yılının Zilkade ayında sırf Umre yapmak için ve barışçıl bir anlayışla Mekke’ye doğru yola çıktı. O günlerde müslümanlarla savaşacak durumda olmayan Kureyş müşrikleri bir kaç elçi göndererek Allah Resulü –s– ile Hudaybiye bölgesinde bir barış anlaşması imzaladı. Anlaşma bölgenin adı ile ün yaptı.

Anlaşmada ne müslümanlar kureyş’e ve ne de Kureyş müslümanlara tacizde bulunmalıydı. Anlaşmada ayrıca o yıl Allah Resulü –s– ve sahabesi Umre’den vaz geçmesi ve seneye Umre yapmak üzere Mekke’ye gelmesi kararlaştırıldı. Ancak bir süre sonra Kureyş kameri sekizinci yılda anlaşmayı ihlal etti. Kureyş o yıl İslam düşmanlarına mali yardım yapmanın yanı sıra gizlice müslümanların müttefiki olan bir aşirete saldırdı ve aşiretten yirmi kişiyi katletti. Namertçe gerçekleşen baskının haberini alan Allah Resulü –s– İslam ordusunu Mekke’ye doğru harekete geçirdi.

 

Ve böylece Mekke fethedildi. Allah Resulü –s– Fetih suresini tilavet ederek doğruca Mescid-i Haram’a geldi ve Kabe’yi tavaf etti. İslam ordusu gruplar halinde kentin dört bir yanından içeri girmeye başladı. o sırada Kureyş elebaşıları ve asi insanları Mescid-i Haram karşısında tir tir titreyerek bilemedikleri kaderlerini beklemeye başladı. bunlar geçmişte büyük yanlışlar yapmış, Resulullah’ı –s– ve arkadaşlarını işkence ve taciz etmiş, savaşlar dayatmış, fitneler çıkarmış ve haksız yere kanlar akıtmıştı. Kureyş müşrikleri eğer Resulullah –s– onlardan en sert biçimde intikam alacak olursa haksızlık yapmış olmayacağını da biliyordu.

Ancak Mekkeli müşriklerin panik içinde bekledikleri o sıralarda Allah Resulü –s– İslam ordusuna kim evinde veya Mescid-i Haram’da veya Ebu Sufyan’ın evinde olursa canı güvence altında olduğunu bildirilmesini emretti. İslam Peygamberi –s– Kureyş’in perişan halini görünce de onlara şöyle buyurdu: korkmayın, Allah sizi bağışlayacaktır, çünkü O bağışlayanların en bağışlayanıdır. Haydi gidin, sizi azad ettim.

 

Mekke fethi sırasında yaklaşık iki bin kişi İslam dinini benimsedi, oysa Allah Resulü –s– hiç kimseyi İslam dinini benimsemeye zorlamamıştı. Gerçekte Mekke fethi, İslam’ın Hicaz yarımadasında hızla yayılmasının başlangıç noktası oldu. Kansız bir şekilde elde edilen bu zafer, Allah Resulü’nün –s– en büyük onur belgelerinden biridir.

Bugün bir avuç akılsız ve cahil insan İslam dini gibi rahmet, barış, kardeşlik ve hoşgörü dinini şiddet yaftası ile suçlamaya çalışıyor. Oysa İslam Peygamberi’nin –s– bir tek Mekke fethi sırasında sergilediği barışçıl davranışı bu tür garez-kar ve yalan propagandaları çürütmeye yeteceği kesindir.

 

İslam Peygamberi –s– Medine’de yaşadığı on yıl boyunca yaptığı çalışmalar tamamen İslam’ın ülkülerini yüceltmeye yönelik uygulamalardı. Bu ülküler o dönemin Medine halkının kültürel ve sosyal yapısında köklü değişiklikler yapmakla mümkündü ve zamanla İslam dinini çevresindeki dünyaya yaymayı başardı.

Mayıs 06, 2018 09:23 Europe/Istanbul
Görüşler