mübarek Ramazan ayının en seçkin bereketlerinden biri kalplerden günahların pasını silmek ve gönüllerini birbirine yakınlaştırmaktır.

Bu ayda kırgınlıklar giderilir, insanların arasında dostluk ve kardeşlik duygusu güçlerin ve toplumda sosyal ilişkilerin üzerinde safa ve maneviyat duygusu hakim olur. Bu yüzden Kur'an'ı Kerim özelikle bu ayda her türlü ihtilafa yol açacak söz ve ameli şiddetle tenkit etmiştir.

Geçen bölümde başkalarını aşağılamak ve birbirimizle alay etmek konularını ve Kur'an'ı Kerim’in bu amelleri men ettiğini gözden geçirdik. Bu konunun devamında Kur'an'ı Kerim bir başka menfi özelliği eleştirerek Hucurat suresinin 11. ayetinde şöyle buyurmakta: Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.

 

İslam dini mümin insan için özel saygı ve hürmet duyar ve hiç bir şekilde mümin insanın kişiliği ve kerametinin zedelenmesine müsaade etmez, öyle ki bir rivayette müminin hürmeti Kabe’nin hürmetinden daha büyük ve daha üstün olduğu vurgulanmıştır.

Bilindiği üzere ayetlerde ve rivayetlerde nerede Kabe’den söz edilmişse, dünya Müslümanları her gün namaz ibadetini bu kutsal mekana yönelik kılmaları vurgulanmıştır. Kim Kabe’ye girecek olursa orada güvendedir ve hiç kimse onun canına kastedemez.

 

Yine her yıl milyonlarca Müslüman büyük Hac kongresine katılmak üzere Kabe’nin etrafında toplanır ve buradayken hiç bir şeye ve hiç kimseye en ufak zarar vermemeleri gerekir, sürtüşmeden ve çatışmadan kaçınmaları şarttır. Özetle  Müslümanlar hepsi de Kabe’nin büyük hürmetini yansıtan onlarca ibadeti yerine getirmelidir, fakat buna rağmen mümin insanın hürmeti Kabe’nin hürmetinden daha önemli ve daha üstün olarak belirtilmiştir.

 

Mümin insanın hürmetini ve kerametini koruyabilecek önemli amellerden biri, onun kusurlarını örtmektir. Eğer insan geçmişte bazı hatalar işlemişse ve ardından o amelleri için tevbe etmişse, bu durumda hiç kimse onun geçmişteki hatalarını yeniden gündeme getirmeye ve o kişinin hürmetini ve kerametini bencilce saikleri ve kör bağnazlıkları yüzünden zedeleyemez.

 

Bir rivayete göre, Safiyye Hayber fethi macerasından sonra Yahudi inancından el çekerek Müslüman olduktan ve ardından da İslam Peygamberi –s– ile izdivaç ettikten sonra Resulullah’ın –s– huzuruna çıkar ve aşağılamaya başlar. Allah Resulü –s– neden ağladığını ve üzgün olduğunu sorar. Safiyye, Ayşe kendisini serzeniş ettiğini ve ey Yahudizade şeklinde hitap ettiğini arzeder. Allah Resulü –s– şöyle buyurur: neden ona babam Harun, amcam Musa ve kocam Muhammed’dir, demedin?

 

Gerçekte İslam Peygamberi’nin –s– bu denli müspet ve yapıcı yaklaşımı, başkalarına davranırken her daim bardağın boş yarısını değil, asıl dolu yarısını görmek gerektiğini ortaya koyar. Yani başkalarına ve özellikle geçmişlerinden pişman olan ve büyük bir değişim yaşayarak müspet davranan kimselere karşı yaklaşımda onların olumlu yönlerini görmek ve geçmişlerine ait olumsuz yönlerini gözardı etmek gerekir.

 

İslam Peygamberi –s– bir rivayette şöyle buyurur: kendin için neyi beğeniyorsan, başkaları için de onu beğen.

Acaba biz başkaları çıkıp bizim kusurlarımızı ifşa etmelerini ister miyiz? Acaba başkaları eksik yönlerimizi beyan etmelerini ister miyiz? Kuşkusuz bu tür davranışları hoş karşılamayız, o zaman kendimiz de başkalarına bu şekilde davranmamalıyız.

 

Bundan başka eğer biz kendi kusurlarımızı gözden geçirirsek, o zaman başkalarının kusurlarını abartmaya fırsat bulmayız. O zaman en iyi ve en mantıklı davranış, başkalarının sırlarını korumak ve kusurları örten olan ve bizim kusurlarımızı örten Allah tealadan başkalarını kusurlarını örtmeyi öğrenmeliyiz.

İslam Peygamberi –s– şöyle buyurur: eğer dünyada bir kul başkalarını kusurlarını ve sırlarını örterse, Allah teala da kıyamet gününde onun sırlarını örter.

 

Gerçekte bizim içimizi dışımız ve tüm sırlarımızı bilen yüce Allah’ın bu sırları örtmesi büyük ilahi lütuflardan ve büyük ilahi nimetlerden biridir. İslam Peygamberi –s– bu gerçeğin üzerine vurgu yaparak insanlar her gün bu ilahi lütuf için Allah’a şükretmeleri ve şöyle arzetmeleri gerektiğini buyurur: şükür, günahlarımızı ve kusurlarımızı örten ve bizi insanların arasında rezil rüsvay etmeyen Allah’a mahsustur.

Dolaysıyla ister bireysel ister toplumsal boyutta olsun, Kur'an'ı Kerim’in belirttiği üzere kalplerin yakınlaşması ve ilişkilerin güçlenmesi için başkalarının kusurlarını ve sırlarını ifşa etmekten şiddetle kaçınmalı ve her daim hiç kimse hatadan bağımsız olmadığını ve birbirimizin sırlarını saklamaya ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız.

 

Kur'an'ı Kerim ayetin son bölümünde şöyle buyurmakta: bu ahlaki zafiyete kapılan ve başkalarının sırlarını ifşa eden insanlar eğer tevbe etmez ve bu yanlış davranıştan el çekmezlerse, zalimlerden olurlar.

Kuşkusuz bir insan bir dizi bireysel saik çerçevesinde ve toplumun ruhu ve kültürü ve ahlakına aykırı bir şekilde başkalarının kusurlarını açığa vuracak olursa ve böylece İslamî toplumun temellerini sarsar ve sevgi tohumu yerine kin ve nefret tohumu serperse ve iyimserlik yerine kötümserlik yaratırsa ve bazı günahların kabahatini yok eder ve başkalarının onuru ve haysiyeti ile oynarsa, kesin zalimlerden olur.

 

Demek ki mümin insanın hürmetini korumak için tüm bu çirkin amellerden uzak durmak ve ahlaki açıdan emsal teşkil edecek bir toplum inşa etmek ve İslam ümmetinin vahdetine ve gönül birlikteliğine katkı sağlamak ve yüce Allah’ın merhameti ile günümüzde sözde uygar dünyada “önce bizim ahlakımız, sonra onların uygarlığı” gibi önemli İslamî şiarı hayata geçirmek gerekir.

Jul 25, 2018 20:46 Europe/Istanbul
Görüşler