Her yıl Muharrem ayı geldiğinde, İslam Peygamberi’nin –s– pak torunu için düzenlenen yas merasimleri ile birlikte Allah yolunda şehadet meşalesi İmam Hüseyin –s– ve vefakar arkadaşları bir kez daha izzet ve onur zirvesinde parlamaya başlıyor.

İmam Hüseyin –s– şehadeti ile birlikte hayattan karanlığı sildi, zulüm harmanını yaktı ve su gibi adaletin susamış çölüne aktı. Yüce Allah Kur'an'ı Kerim’de cihat edenlerle evinde oturanların bir olup olmadığını sorarak Allah yolunda cihat etmenin önemine vurgu yapıyor ve bu soruya da “hayır asla eşit olamaz” şeklinde karşılık veriyor. Nitekim Nisa suresinin 95. Ayetinde yüce Allah’ın mücahitlere evinde oturup hiç bir amelde bulunmayanlara kıyasla daha büyük sevap ve mükafat yazdığını buyuruyor.

Mücahit insan, zulüm ve adaletsizliğe karşı kıyam eden ve zalimlere ve zulümlerine karşı duran insandır. İslam dini zulme ve tecavüze karşı susmayı zalimlerle ortak olmak  şeklinde değerlendiriyor. Kur'an'ı Kerim yaklaşık 290 ayette zulüm meselesine temas ediyor ve örneğin Hud suresinin 113. Ayetinde şöyle buyuruyor:

Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!

Emevi hanedanından Yezid zulüm ve adaletsizliği ve sapkınlığı ile İslam devletini saptırmaya başlayarak tüm insani ve İslamî değerleri ayaklar altına alınca artık hutbeler ve vaazler kimseyi etkileyemez oldu. İşte o sırada İmam Hüseyin –s– silahlı düşmana karşı görece zafer mümkün olmadığını anladı ve kıyam bayrağını eline aldı ve şehadet yolunu seçerek elinden gelebilecek en büyük işi gerçekleştirdi.

İmam Hüseyin –s– şöyle buyurdu: Hayret ki beni iki şeyin arasında bir seçim yapmaya zorladılar: ölüm ve zillet. Heyhat ki biz zilleti ve alçaklığı seçmeyiz. Bizim hanedanın asaleti ve pak eteği ve şerefi ve yüce himmeti ve izzeti nefsi bizlere asla alçaklara itaat etmeyi izzetli ölüme tercih etmemize müsaade etmeyecektir.

Bu mantıktan hareketle şehit adeta ufukta doğan güneşin ışınları gibi sabahın geldiğini haber verir ve yüce Allah şehidin şehadeti kesinlikle hayatına nazaran daha değerli ve daha etkili olduğunu müjdeler ve şöyle buyurur: Allah yolunda ölen ve şehit düşenleri öldü sanmayın. O hayattadır ve ebedidir, lakin siz bu hakikati bilmezsiniz.

Düşünürler şehidi, tarihin kalbi olarak telakki eder. Nasıl ki kalp damarlara ve kurumuş organlara kan ulaştırarak yeniden hayat veriyorsa, hayatı durgunlaşan ve üretken olmayan toplum da şehidin kanı ile yeniden canlılık kazanır ve şehadetin en büyük mucizesi, bir kuşağa özgüven ve iman duygusunu kazandırmaktır. Şehadet aslında fedakarlığın en mükemmel cilvesidir. Nitekim şehadetin bu boyutu şehitlere daha üstün ve daha yüce bir mevki kazandırır. Gerçekte şehitlerin ve mücahitlerin varlığı ve fedakarlıkları sadece onların yücelmesine katkısı olmaz, aynı zamanda başkalarının üzerinde de yapıcı ve aydınlatıcı etki yapar ve toplumların ve ümmetlerin değişim yolunu açmış olur.

Hüseyin bin Ali’nin –s– mukaddes kanı zaman sürecinde bir çok milletin damarında akan ve onların yeni bir yaşama davet eden hayat kaynağıdır. İmam Hüseyin –s– ebediyen yaşamaktadır ve her yıl coşkulu hamasetinin yıldönümünde insanları yaşadıkları çağda hak cephesine yardıma çağırır.

Aşura gününde İmam Hüseyin –s– kalemlerin anlatmasından ve yorumlamasından aciz olduğu sarsıcı sahnelere şahit oldu. O gün acımasızlık ve barbarlık had safhada yaşandı. Düşman İmam Hüseyin –s– ve arkadaşları yüzüne suyu kesti. İbni Ziyad ordusundan Hermele, Kerbela çölünde şehitlerin efendisi İmam Hüseyin’in –s– bebeğini üç uçlu oku ile hedef aldı ve masum bebeği susuz vaziyette şehit etti.

Düşman ordusu İmam Hüseyin’in –s– cesur genç evladı ve Allah Resulü’ne –s– en çok benzeyen Ali Ekber’i şehit etmek için adeta birbiriyle yarıştı ve mübarek başına kılıçla darbe indirdiler. Yine güzellikte ve mertlikte ün salan ve Haşimoğulları ayı lakabı ile bilinen Hz. Abbas’ın iki elini kestiler ve gözlerini zehirli oklarla hedef aldılar. Düşman ordusu sadece bu insanları katletmekle yetinmedi, atları ile naaşların üzerinde koştular, çadırları yaktılar, çocukların kulaklarındaki küpeleri kopardılar, dünyanın en iyi insanlarını kırbaçladılar. Ancak tüm bunlara rağmen Aşura’dan geriye kalan şey, Allah yolunda cihat ederken şehit düşmek ve bu kıyamın ebedileşmesi oldu. Arkadaşları büyük bir aşkla onun yanında şehit düştüğünü gören İmam Hüseyin –s– şöyle buyurdu: başıma gelen ne musibet varsa, sırf Allah’ın mahzarında olduğu için katlanması bana kolay oldu.

Bugün İmam Hüseyin’in –s– başlattığı inkılabın üzerinden 1400 yıl geçiyor. Şimdi her şey o günlerde olduğu gibidir. Saldırganlar isyan ediyor ve başkalarını teslim olmaya ve zillete çağırıyor. Bugün Yemen, Suriye, Irak, Filistin ve en yenilerde Myanmar’da yaşanan cinayetler ve zulümler, Yezid ve adamlarının cinayetlerini ve zulümlerini hatırlatıyor. Bugün tekfirci teröristler çok rahat bir şekilde insanların başını kesiyor ve dini demagoji aleti yapıyor. Bugün dişine kadar silahla donanmış  caniler ellerinde kendilerini savunacak hiç bir şey bulunmayan masum insanların üzerine yürüyor ve kutsal mekanları savunan sıradan insanları    katlediyor. Bugün haber kaynakları her gün yeni bir üzücü ve acı olayı duyuruyor ve örneğin şöyle diyor: Yezid hanedanının has uşakları yani Suud hanedanının barbarca saldırıları sonucunda Yemenli bir bebek babasının kucağında ebedi uykuya daldı. Ya da IŞİD Suriye veya Irak’ta bir kaç kişinin başını kesti veya Rohingya Müslümanları bir avuç dinsizin kin ve öfke ateşinde yanıp kül oldu.

Evet, gerçi zalimin mazluma yönelik acımasızlığı ve şekaveti Kerbela çölünde doruk noktasına ulaştı, ama bu acımasızlıklar tarih boyunca devam etti ve müstekbir zalimler dünyada bir çok mazlumun kanını akıttı.

Bugün hala İran’ın Huzistan eyaletini üç günde ele geçirmeyi hayal ederek İran topraklarına en modern silahlarla saldıran Saddam’ın Kerbela’ya acımasız saldırısı üzerinden pek fazla uzun zaman geçmedi. Saddam dünyanın tüm zorba güçlerince desteklendi ve İmam Hüseyin –s– inkılabından esinlenerek gerçekleşen İslam inkılabını yok etmek istedi. Ancak Saddam bu kez İran milletinin başlarına bağladıkları ve üzerinde Ya Hüseyin, Ya Fatıma yazılı bağlarla gönüllü olarak cephelere akın eden İran milletini karşısında buldu.

Bu duruma öfkelenen Saddam İran milletine karşı 3500 kez kimyasal silah kullandı. Saddam’ın bu acımasızlığı İran İslam Cumhuriyeti’ni dünyada kimyasal silahların en büyük kurbanı yaptı.

Irak Cumhurbaşkanı muhafız alayı özel müfettişi işlediği cinayetlerden ve acımasız uygulamalardan hiç pişmanlık duymadan şöyle diyor: Velfecr 8 operasyonunda İranlı güçler Fav adasını Baas ordusunun elinden çıkarınca ben bir grupla birlikte İranlı esirleri sorgulamakla görevlendirildim. İranlılar asla işbirliği yapacak gibi durmuyordu ve savaş taktiklerinden söz etmiyordu. Bu yüzden operasyonda esir aldığımız bir grup dalgıcı ellerini tellerle bağlayarak yerde ve yan yana yatırdık, ardından üzerlerinden tankların geçmesini emrettik ve kafaları tankların zinciri altında ezilerek kesildi, fakat diğer esirler o kadar imanı güçlüydü ki hiç biri konuşmadı ve bu uygulama da başarısız oldu.

Saddam rejiminin İran’a dayattığı savaş gerçi 8 yıl sürdü, ancak sonunda İslam mücahitlerinin fedakarlıkları ve şehitlerin kanı sayesinde Kerbela şehitlerinin kanı gibi İslamî hareket zafere ulaştı ve İslam dini bir kez daha ihya edildi. Sanki bu mücahitler o gün Kerbela’da canını feda eden İmam Hüseyin’in –s– arkadaşlarının yolunu izlemişti. Bu insanlar büyük bir ihlas ve safa ve İmam Hüseyin –s– ve ehli beyt –s– aşkı ile hak ve hakikat ve adaleti ihya etmeyi amaç edinmişti. Bir Tasua gecesinde savaş cephesinde mücahit gençler Aşura ziyaretini okurken İmam Hüseyin’e –s– hitaben okunan şu cümleye geldi: keşke sizinle beraber olsaydık ve büyük kurtuluşa nail olsaydık.

O sırada büyük ve cesur ve arif komutan Dr. Çemran gözleri yaşla doldu. Şehit Çemran barikatların dışındaydı ve yerinden kımıldayamadı. Şehit Çemran elindeki güzel bir yazı ile İmam Hüseyin –s– ile şöyle fısıldaştı:

Ey efendimiz, ey Hüseyin –s–, biz Aşura günü Kerbela’da yoktuk ki sizin yanınızda şehit olalım. Ama bir ömür, keşke seninle olsaydık, dedik. Bugün yine sana ve ülkülerine lebbeyk diyerek Huzistan Kerbela’sına geldik. Arzumuz burada şehit düşmektir. Ancak daha büyük bir arzum da var. Sen Kerbela’da arkadaşların şehit düşünce hepsinin yanı başına geldin ve onları öptün ve kokladın ve onlarla vedalaştın. Acaba ben de şehit düştüğüm sırada sana misafir olabilir miyim? Acaba benim sana ve Rabbimize olan aşkımı hissederek beni de mutlu edebilir misin?

Sep 29, 2017 16:40 Europe/Istanbul
Görüşler