Sep 01, 2019 19:43 Europe/Istanbul
  • İmam Hüseyin’in -s- kıyamının sebepleri - 1

Aşura hamasetinin azameti hakkında, bu kıyamın üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen İmam Hüseyin -s- ve vefakar arkadaşlarının adı ve anıları halâ dünyanın dört bir yanında yaşadığını söylemek yeterli olacaktır.

Şimdiye kadar birçok Şia ve Sünni araştırmacı ve düşünür ve yazar ve Doğulu ve Batılı bilginler bu kıyam hakkında çok sayıda araştırma yapmış ve her biri bu kıyamın sebeplerini kendi saikleri ve bakış açısına göre irdelemiş ve buna göre kıyamın mesajlarını, yankılarını, ibret verici boyutlarını ve diğer açılarını beyan etmiştir. Ama maalesef seyrek sayıda araştırmacı bu kıyamın köklerine inmeye çalışmıştır.

Günümüzde Aşura kıyamının üzerinden asırlar geçmiş olmasına karşın halâ, neden İslam Peygamberi’nin -s- vefatı üzerinden elli küsur yıl kadar bir süre geçmesine rağmen, başta Yezid olmak üzere Emevilerin bir avuç sözde Müslümanın iş birliği ile Aşura faciasını gerçekleştirdikleri ve İmam Hüseyin -s- ve arkadaşlarını İslam dininden çıkmakla suçladıkları ve o hazretin pak hanedanını esir aldıkları ve kent kent dolaştırarak kandırılmış Müslümanlara gösterip şenlikler yaptıkları sorusu söz konusudur. Ya da neden Aşura kıyamından kısa bir süre sonra Emevi ordusu İslam Peygamberi’nin -s- melekuti mezarının bulunduğu nebevi kent Medine’ye saldırdı ve kent halkını kılıçtan geçirerek onların namusuna tecavüz ettiler ve işledikleri korkunç faciaların devamında Müslümanların kıblesi Kâbe’yi yaktılar?

Eğer bu facialar o dönemin güç odakları ve imparatorlukları olan İran veya Roma imparatorlukları tarafından veya başka dinlerin mensuplarının eliyle gerçekleştirilmiş olsaydı, pek şaşırtıcı veya soru işareti uyandıracak bir durum olmazdı. Ancak bu cinayetlerin ve faciaların İslam adına iktidarın başına geçen ve sözde Müslümanların desteği ve iş birliği ile gerçekleşmiş olması ve İslam Peygamberi’nin -s- pak hanedanı ve en iyi arkadaşlarını en feci şekilde katledilmeleri hakikaten irdelenmesi ve köklerinin bulunması gereken bir durumdur. Buna göre bu facianın nasıl ve nereden başladığını ve kim veya kimlerin İslam tarihinde büyük bir ayıp ve utanç kaynağı olan bu sürecin temelini attıklarını mutlaka araştırmak ve bulmak gerekir.

Değerli dostlar, şimdi bu önemli konuyu ele alıp irdelemeye başlamadan önce, Aşura faciasının köklerini araştırma zaruretine ışık tutan kısa bir önsözü sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Fani dünyada insanoğlu sürekli doğal, sosyal, kültürel, tarihî ve siyasi hadiselerle karşı karşıya gelmiştir. Bu hadiselerde dikkat çeken en temel nokta, bu hadiselerin tümünün yaratılış düzenine hakim olan iki temel ilkeye, yani “sebep sonuç” ilkelerine dayanıyor olmasıdır.

Görecede gerçekleşen ve bizlerin gördüğü hadiseler “sonuç” ve batında yaşanan şey ise “sebep”tir. Düşünürler ve olaylara derinlemesine bakabilen insanlar hiç bir zaman hadiselerin yüzeysel görünüşüne takılıp kalmaz ve sonuçları görünce hemen sebeplerini ve köklerini bulmaya çalışır ve sonuçta olaylara yüzeysel yaklaşan insanların hayal bile edemedikleri bilgilere ve hakikatlere ulaşır.

Bu durumu örnek verecek olursak, Newton’un bir elma ağacından düşen elmayı görünce neden düşen elma yere doğru düştüğü sorusunu aklına getirmesini örnek verebiliriz. Nitekim bu derin ve araştırmacı bakış Newton’un meraklı ruhunu harekete geçiriyor ve bir dizi araştırmanın ardından yerçekim kuvvetlerini keşfediyor.

Kur'an'ı Kerim de aynı yapıcı ve değişim yaratan anlayışla bilge ve derin düşünen izleyenlerinden dünyada yaşanan hadiselerin köklerini ve sebeplerini bularak hakikate ulaşmalarını istiyor. Kur'an'ı Kerim izleyenlerinden olayların yüzeysel görünüşünü bırakmalarını ve hadiselerin derinlerine inmalarını ve böylece varlık alemini doğru biçimde idrak ederek yaşamlarına ve gittikleri yola hedef ve anlam kazandırmalarını istiyor. Bu doğrultuda yüce Allah, baştan başa düşünce ve düşünme tavsiyeleri ile dolu olan Kur'an'ı Kerim’de geçmiş milletlerin ve kavimlerin öykülerini ve neden yükseldiklerini ve nasıl çöktüklerini ve sebeplerini beyan ediyor. kuşkusuz Kur'an'ı Kerim’in amacı sırf öykü ve masal anlatmak değildir. Kur'an'ı Kerim’in esas amacı, mantıklı ve ilkeli analizleri ile tüm hadiseleri titizlikle ve akılcı bir şekilde irdelemeyi ve her olayın zayıf ve güçlü yönlerini beyan ederek tarih boyunca acı hadiselerin tekrarlanmasını engellemeyi öğretmektir.

Kur'an'ı Kerim’de öyküleri üzerinde en çok durulan kavimlerden biri, İsrailoğullarıdır. Peki acaba bunca tekrar ve vurgu sebepsiz yere olabilir mi, dersiniz? Bu durumda acaba olayların sebeplerini ve köklerini irdelemeden eğitici ve ibret verici olayların üzerine bunca vurgu yapılmasının sırlarını öğrenebilir miyiz?

İslam dünyasının kaderi ile bütünleşen bu temel sorunun cevabını en iyisi İslam Peygamberi’nin -s- dilinden dinlemektir. Allah Resulü -s- asrı saadette yaşayan Müslümanların hakkında şöyle buyurur: Sizler geçmiş ümmetlerin yöntemlerini ve sünnetlerini tekrarlıyorsunuz. Hatta eğer onlar bir kertenkelenin geçtiği delikten geçmişse, siz de o deliğe giriyorsunuz. Sahabe soruyor: Ya Resulullah, sizin geçmişlerden maksadınız Yahudiler ve Hristiyanlar mıdır? Allah Resulü -s- şöyle buyurur: Başka kimler olabilir ki? Sizler İslam’ın kollarını bir bir kıracaksınız. Kıracağınız ilk şey emanet ve sonuncusu da namaz olacaktır.

Evet, kitap ehli olanların özelliklerinden biri, ilahi ahitleri art arda kırmalarıydı. Bu yüzden asrı saadette de bazı Müslümanların geçmiş ümmetlerin bu özelliğini körü körüne izlemeleri yüzünden Allah Resulü -s- onlara “sizler de İslam’ın kollarını bir bir kıracaksınız” şeklinde buyurmuştur. Ancak burada İslam Peygamberi’nin -s- de üzerine vurgu yaptığı çok önemli nokta “ik kıracağınız şey emanettir” şeklinde buyurmasıdır. Bu acı gerçeği Kur'an'ı Kerim de vurgulayarak Enfal suresinin 27. ayetinde şöyle buyuruyor:

Ey iman edenler! Allah'a ve Peygambere hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.

Bu ayette bir kaç temel nokta dikkat çekiyor. İlkin, bu ayette yüce Allah kafirlere ve müşriklere hitap etmiyor ve eğer böyle olsaydı, şaşırılacak bir durum olmazdı, zira kafirlerin ve müşriklerin mahiyeti bellidir ve açıkça Allah’a ve peygamberine ihanet ederler. Gerçi diğer bazı ayetlere istinat ederek bu ayette Allah tealanın münafıkları kasettiği de söylenebilir, zira bunlar iman iddiasında bulundukları halde gerçekte iman etmeyen zümredir. Allah teala Kur'an'ı Kerim’ın Bakara suresinin 8. ayetinde bu konuya temas ederek şöyle buyuruyor:

İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.

Gerçekte Allah’a iman eden hakiki müminler hiç bir zaman Allah tealaya ve peygamberine ihanet etmeyi düşünmez.

Enfal suresinin 27.ayetinde dikkat çeken ikinci nokta şöyle ki Allah teala, bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz, şeklinde buyurmasıdır. Yani bu ihanet cahillik veya bilgisizlik yüzünden değildir ve bilinçli bir şekilde ihanet edilmesi söz konusudur.

Ayette üzerinde durulması gereken üçüncü ve son nokta, Allah teala ve peygamberinden başka, size verilen emanetlere de ihanet edersiniz, şeklinde buyurmuş olmasıdır.

Burada akla gelen esas soru, emanetten maksadın ne olduğu sorusudur. Gerçi müfessirleri askeri, siyasi ve ilmi sırlar, İslam Peygamberi’nin siyeri ve sünneti gibi çeşitli mısdakları ve örnekleri emanet için örnek göstermiştir, fakat belki de buradaki emanetten maksadı Allah Resulü’nden -s- kalan şu ünlü rivayette bulabiliriz.

Allah Resulü -s- bu hadiste sahabeye hitaben şöyle buyuruyor:

Ben sizden daha önce cennete ve Kevser havuzuna varıyorum ve siz de gelecekte hakettiğiniz takdirde bu havuzun yanı başında benim yanıma geleceksiniz. Ben iki değerli şeyi emanet olarak sizin aranızda bırakıyorum. Benden sonra bu iki emanete nasıl davranacağınıza dikkat edin. O sırada sahabeden biri arz etti: Ya Resulullah, bu iki değerli ve kıymetli emanet nedir? Allah Resulü -s- şöyle buyurur: Biri Sekli Ekber, yani Allah’ın kitabıdır, ki bur ucu yüce Allah’ın elinde ve diğer ucu da sizin elinizdedir, ona sıkı tutunun ki doğru yoldan sapmayın ve diğeri Sekli Asger, yani benim itretim ve ehli beytimdir ve yüce Allah bana bu iki emanetin Kevser havuzunun yanında bana gelene dek birbirinden ayrılmayacaklarını buyurmuştur. Ben de Rabbimden böyle olmasını ve bu iki emanetin asla birbirinden ayrılmamasını niyaz ettim. Onları aşmayın, zira helak olursunuz ve onlardan el çekmeyin, zira yok olursunuz.

Görüşler