Sep 02, 2019 19:53 Europe/Istanbul
  • İmam Hüseyin’in -s- kıyamının sebepleri - 2

Bugünkü sohbetimizde İslam Peygamberi’nin -s- emrine karşı ilk muhalefetleri ve itaatsizliği gözden geçirmek istiyoruz.

Değerli dostlar, programımızın konusu biraz önce de belirtildiği üzere Aşura faciasının köklerini irdelemektir. Bu doğrultuda geçen bölümde İslam Peygamberi’nden -s- bir rivayeti sizlerle paylaştık. Allah Resulü -s- başta İsrailoğulları olmak üzere, kitap ehli olan tüm ümmetlerde yaşanan sapmalar İslam ümmetinde de tekrarlanacağını buyurmuştu. Yine bu hadisin bir bölümünde Allah Resulü -s- kendi ümmeti hakkında şöyle buyurmuştu: Siz İslam’ın kollarını bir bir kıracaksınız ve en önemli olanı da emanete ihanet etmeniz olacaktır.

Allah Resulü -s- ardından şöyle eklemişti: Emanetten maksadım, biri Kur'an'ı Kerim ve diğeri benim ıtretimdir.

Allah Resulü -s- daha sonra da iki temel meseleyi gündeme getirerek şöyle buyurdu: Bu iki değerli emanet Kevser havuzunun başında bana gelene dek asla birbirinden ayrılmaz ve kim onları aşacak olursa veya bırakırsa doğru yoldan saparak helak olur.

Evet, amacımız Aşura faciasının köklerini bulmak ve irdelemek olduğundan, meraklı zihinlerin üzerinde durduğu en önemli sorulardan biri, neden Allah Resulü -s- vefat ettikten hemen sonra ve henüz fazla zaman geçmeden İslam ümmetinin gelişen sürecinin yolu bu kadar hızlı bir şekilde yön değiştirdiği ve yeni yönde ilerlediği ve bir yandan da Kur'an'ı Kerim zamanla pratik meydanlarda konumunu kaybetmeye başladığı ve öbür yandan da İslam Peygamberi’nin -s- ıtreti, yani Ehl-i Beyt -s- fertlerini hilafet, imamet ve velayet mevkiinden uzaklaştırmak için ikinci halifenin “bize Allah’ın kitabı yeter” şiarını dile getirdiği sorusu olmuştur.

Olaylara yüzeysel yaklaşan bazı uzmanlar bu tarihî ve kader belirleyici soruya, yani neden Resulullah’ın -s- ilahi ferman üzerine ümmetine emanet ettiği iki değerli emanete bu şekilde davranıldığı sorusuna cevap vermek için sadece Allah Resulü’nün -s- mutahhar naaşını yerde bırakarak hatta toprağa vermekten kaçınan muhacirler ve ensar gruplarının liderleri arasında yaşanan sürtüşmeleri nakletmekle yetindiler.

Yine bir başka kesim hiç bir mantıklı değerlendirme yapmadan ve belli bir sonuca varmadan sadece o sapkın hareketi planlayan ve temelini atanları tanıtmakla yetindiler. Üçüncü bir kesim ise o günlerde yaşanan hadiseleri haklı ve doğal olarak yaşanan hadiseler şeklinde açıklamakla yetindiler.

Oysa olayları doğru ve aydınlatıcı bir şekilde beyan etmek ve nasıl şekillendiği konusunda kesin ve ikna edici bir cevap verebilmek için en başta olayın köklerini tespit etmek  gerekir; böylece her türlü hadisenin gerçek mahiyeti ve bu olayda rol ifa edenlerin üzerindeki perdeleri aralamak mümkün olur ve sonuçta yaşanan olayın aniden ve birden biri yaşanmadığı ve bilakis hesaplı ve güdümlü bir hareket olduğu anlaşılır.

O dönemde din maskesi altında siyasi bir teşekkül şekillenmeye başlamıştı, fakat Allah Resulü -s- gibi sevilen, güçlü, muktedir ve tedbirli bir şahsiyetin varlığı yüzünden kendini beyan etme fırsatı bulamıyordu. Ancak bu hareket Allah Resulü’nün -s- melekuti vefatı kesinleşince, hiç bir korkuya kapılmaksızın planlarını bir bir ve adım adım uygulamaya başladı ve sonunda aşiret bağnazlığının hakim olduğu bir ortamda ve nebevi öğretilerin tersi istikametinde İslami toplumu, Allah Resulü -s- ve vefakar arkadaşlarının tüm zorluklara, acılara, tehditlere, yaptırımlara, sürgünlere ve dayatılan savaşlara rağmen 23 yıllık engebeli bir süreçte inşa ettikleri doğru yoldan saptırarak bu toplumun İslami halkçı nizamının liderliğini Emevi hanedanının saltanat temelli iktidarına doğru kaydırmayı başardı ve sonuçta vahyin hayat veren kazanımlarını dağıtarak tarih boyunca İslam karşıtlığı kültürünün temelini attı.

Şimdi konuya genellemelerle yaklaşmaktan sıyrılmak için yaşanan tüm hadiselere kesin tarihî belgelerle açıklık getirmek istiyoruz ve bu uğurda yüce Allah’tan bize hakikatleri gün yüzüne çıkarmakta yardımcı olmasını niyaz ediyoruz.

İslam Peygamberi -s- Mekke kentinde İslam dinini yaygınlaştırmak için risaletine başladığı günden itibaren Kureyş liderleri ve önde gelen büyükleri ikiye bölündü. Aralarında Ebu Sufyan, Ebu Cehl ve Ebu Leheb gibilerinin bulunduğu bir grup var gücüyle meydana çıktı ve İslam Peygamberi’ne -s- karşı hiç bir hasmane uygulamadan sakınmadı. Bu grup İslam dinine tüm benliği ile iman eden zayıf ve mazlum insanları işkence etmekten Müslümanları iktisadi kuşatma altına almaya kadar ve yine Habeşistan’a hicret eden bir grup Müslümanı takip etmekten Allah Resulü’ne -s- suikast düzenleme planına kadar her türlü düşmanlıktan ve muhalefetten vazgeçmediler ve hatta İslam Peygamberi -s- Medine’ye hicret ettiğinde bile savaş çığırtkanlığından el çekmediler ve Mekke fethine kadar da teslim olmadılar.

Kureyş aşiretinden bir başka grup ise çok yönlü bir değerlendirme yaparak, din maskesi altında siyasi ve dini bir teşekkül kurmaya ve zamanla siyasi amaçlarına ulaşmaya karar verdiler.

Bu süreçte iki önemli nokta dikkat çekiyor. Birincisi, Mekke’de bu teşekkülün İslam Peygamberi’nin -s- bisetinin hemen hemen başlarında şekillenmiş olmasıdır. İkinci nokta ise, bu teşekkülün üyeleri İslam Peygamberi’nin -s- melekuti vefatından hemen sonra hemen Sakife-i Beni Saide’de toplanmalarıdır, ki bu da bu dini siyasi teşekkülün tamamen güdümlü bir şekilde kurulduğunu gösteriyordu.

Sakife üyeleri bu teşekkülün hiç bir siyasi amacı olmadığını göstermek için sürekli Allah Resulü’nün -s- yanında yer aldılar ve İslam tarihinin tüm engebeli süreçlerinde bulunarak rol ifa ettiler. Fakat Allah Resulü -s- genç Usame’nin komutasında bir orduyu hazırlayarak Roma ile savaşmaya yolladığında, bu zümreden bazıları Usame’nin gençliğini ve Resulullah’ı -s- yalnız bırakamayacaklarını bahane ederek Allah Resulü’nün -s- tüm vurgularına rağmen emirlerine karşı çıktılar ve Allah Resulü -s- onlara lanet okuyacak derecede rahatsız oldu. Böylece İslam Peygamberi’nin -s- emirlerine karşı çıkmanın da temeli atılmış oldu. Oysa Kur'an'ı Kerim Nisa suresinin 65. ayetinde şöyle buyurur:

Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.

Bu ayette dikkat çeken çok önemli bir nokta şu ki Allah teala, anlaşmazlık durumunda peygamberin hakemliğine ve verdiği karara uymayan ve ona mutlak surette teslim olmayanların asla iman etmiş sayılmayacaklarını buyurur. Ayetin bir başka noktası da, hakiki müminlerin Allah Resulü -s- bir karar aldığında içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın ona tam anlamı ile itaat etmeleri gerektiğine vurgu yapmasıdır. Acaba Allah teala’nın İslam camiasının peygamberine itaat etme kültürüne bunca vurgu yapması bu toplumda Resulullah efendimize karşı mutlak teslimiyet ruhunu geliştirmekten başka bir amacı olabilir mi?

Dolaysıyla İslam Peygamberi’nin -s- sahabesinin o hazrete muhalefet etmesi ve emrini umursamaması ve Usame’nin başında bulunduğu orduya katılmaması asla haklı gerekçesi olamaz. Zira bu durum Allah Resulü’nün -s- emirlerine karşı teslim olma işaretlerinden yoksundur ve bilakis baştan başa itaatsizlik kokan bir durum sayılır ve zemini Resulullah’ın kudsiyetini bozmaya ve emirlerini yok saymaya hazırlamıştır.

Maalesef İslam ümmetinin içinde bu tür muhalefetler ve karşı çıkmalar yüce Allah Haşr suresinin 7. Ayetinde şöyle buyurduğu halde gündeme geliyordu:

Allah'ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.

Görüşler