Her dönemde ve her zaman, ilahi peygamberlerin ve onların hak sözü karşısında duran ve bu masum insanların ismetini sorgulayan ve onların söz ve amellerini eleştiren ve itiraz edenler olmuştur.

Oysa yüce Allah Kur'an'ı Kerim’de şöyle buyurur:

O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail) öğretti.

Bu ayetlerde yüce Allah peygamberini savunuyor ve o hazret ne diyorsa, Allah tealadan naklettiğini buyuruyor, zira peygamber efendimiz –s– en mükemmel imanın mazharıdır ve inancında ve amelinde her türlü günahtan ve hatadan korunmuş ve arınmıştır.

Peygamberlerin en seçkin ilmi ve pratik erdemlerinden biri ismet makamıdır. İsmet makamı birinci derecede ilmi ve ardından pratik makamdır, öyle ki hem ilmi açıdan insanı her türlü cahillikten, hatadan, yanlıştan, unutkanlıktan ve düşünce alanında demagojiden korur ve hem pratik açıdan her türlü çirkin amelden ve günahtan alıkoyar. Dolasıyla bir insanın amelde masum olması fakat ilimde olmaması söz konusu olamaz, zira eğer insan helal ve haramı, paklığı ve pak olmamayı ve yine çirkinlikle güzelliği birbirinden ayırt edemezse pratikte de masum olamaz.

Dolaysıyla peygamberler hem ilmi açıdan ve hem pratik bakımdan masum ve her türlü hatadan uzaktı. Peygamberler hem gerçekleri doğru biçimde idrak eden ve hem idrak ettikleri şeyi doğru uygulayan insanlardı. Gerçi her dönemde ve her zaman, ilahi peygamberlerin ve onların hak sözü karşısında duran ve bu masum insanların ismetini sorgulayan ve onların söz ve amellerini eleştiren ve itiraz edenler olmuştur.

Pratik ismet, takvanın en yüce mertebelerinden biridir. takva ise insanın kendi iradesinde olan bir fiildir ve imamın yüksek dereceleriyle elde edilir.

Gerçekte imanın yüksek zirvelerine ve ilahi marifete ulaşan insanlar bir yandan kendi ilimlerine batıl ve kuruntunun nüfuz etmesine engel olur ve öbür yandan da amellerine şehvet ve gazap gibi durumlarının karışmasına mani olur ve kendi iradeleri ile faziletlere doğru hareket eder. Bu insanlar takva alanında, amellerin içini dışı gibi görebilecekleri mevkiye ulaştır ve sonuçta asla günaha bulaşmadıkları gibi yakınına bile yaklaşmazlar.

Yüce Allah Nisa suresinin 10. Ayetinde günahın iç yüzünü ateşin alevleri şeklinde tanımlayarak şöyle buyurur: Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.

Dolaysıyla günahın iç yüzünü olduğu gibi gören insan bir an bile günahı düşünmek istemez. İzole edilmemiş bir elektrik teline dokunmanın ölümcül olabileceğini bilen insan bir an unutkanlığı ile ona dokunup ölebilir, fakat masum insan hem günahın iç yüzü ateşin alevleri olduğunu bilir, hem bu gerçeği asla unutmaz.

İmam Ali –s– Nehcül Belağa’da yer alan 224 sayılı hutbesinde rüşvet hakkında şöyle buyurur: adamın biri bir gece bana yılan zehrine bulaştırılmış bir helva getirdi, ona şöyle dedim: eğer bu zekat veya sadaka ise biz ehli beyte reva değildir ve eğer batıl bir hayalin peşindeysen bil ki ona asla ulaşamayacaksın.

Bu hutbede İmam Ali –s– rüşveti zehirli bir yılanın yediği ve ardından kustuğu şeye benzetir. Doğal olarak iki kez zehire bulaşan bir yiyeceğe hiç bir akıllı insan dokunmaz. Dolaysıyla peygamberler günah yolunu ve haram fiilini kendilerine kapatmıştır, yoksa doğal bir gücü bastırdıkları söz konusu değildir, zira bedenin doğal güçlerinin bazı gereksinimleri vardır, ki bunları hem helal ve hem de haram yollardan temin etmek mümkün. Kulak, hoş ve güzel bir ses duymak ister, haram sesleri değil, göz güzel manzaradan zevk alır, haram görüntülerden değil, karın pak ve sağlıklı yiyecek ister, haram yiyecek değil. Vücudumuzun diğer organları için de aynı şeyler geçerlidir.

Bu arada ismet makamı sadece peygamberlere ve masum imamlara özel bir makam olmadığını belirtilmelidir. Her insan şer’i açıdan kendini yetiştirmek ve nefsini arındırmakla pratik ismet makamına ulaşabilir. Hatta ilahi evliyanın tealiminden iyice yararlanan insan ilmi meselelerde hata yapmayacak seviyeye kadar ismet makamına nail olabilir. yüce Allah Enfal suresinde şöyle buyurur:

Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.

Bu arada ismetin de diğer erdemler gibi bazı mertebeleri ve dereceleri söz konusu olduğu ve tüm insanlarda aynı derecede olmadığı belirtilmelidir. Hiç kimsenin ulaşamayacağı muhibetler nübüvvet, risalet ve imamet makamlarıdır. Kur'an'ı Kerim Enam suresinin 124. Ayetinde  şöyle buyurur: Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir.

Ancak bazıları Kur'an'ı Kerim’in bazı ayetlerine istinaden ismet makamı ve günahlardan korunmanın biraz renksizleştiğini zannediyor. Örneğin Bakara suresinin 120. Ayetinde şöyle buyurmakta:

De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

Aslında bu tür ayetlerin üzerinde yeterince düşünülmediği takdirde bu konuda bazı hatalara düşmek mümkündür. Nitekim Maide suresinin 116. Ayetinde  şöyle buyurmakta: Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, "Beni ve anamı, Allah'tan başka iki tanrı bilin" diye sen mi dedin, buyurduğu zaman o, "Hâşâ! Seni tenzih ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin.

Bu ayette yüce Allah’ın beyanı Hz. İsa’yı değil asıl insanları tenkit etmeye yönelik olduğu açıkça ortadadır. Örneğin yüce Allah’ın kıyamet gününde görecede meleklere hitap eden kelamı aslında putperestleri serzeniş etmeye yöneliktir. Allah teala meleklere şöyle buyurur: Acaba insanlar size mi tapıyordu? Melekler de şöyle karşılık verir: Sen ortaktan ve eşten münezzehsin, sen bizim mevlamızsın, onlar şeytana tapıyordu.

Dolaysıyla eğer bir ayette İslam Peygamberi –s– günahkarlara eşlik etmekten men ediliyorsa, bunun sebebi o hazretin zalimlere eşlik ettiği anlamına gelmez. Burada yüce Allah genel bir kanundan söz ediyor, yani nasıl ki Allah Resulü –s– diğer Müslümanlar gibi namaz, oruç ve diğer hükümlerden sorumlu olduğu gibi kafirlerin isteklerine uymamakla da yükümlüdür. Bu kanuna göre bu yükümlülüğü terk etmenin cezası vardır ve bu açıdan tüm insanlar eşittir ve aralarında istisna edilen biri yoktur.

Eğer bir ayette, Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle ise şüphecilerden olma. Şeklinde buyuruyorsa, bu konu İslam Peygamberi’nin –s– ismeti ile çelişmez, zira Allah teala diğer bir çok ayette peygamberinin doğru yolda ilerlediğini ve bundan asla şaşmadığını vurgulamıştır. Bu yüzden bu ayette görecede muhatap İslam Peygamberi –s– olmasına karşın asıl muhatapları başkalarıdır. Fakat bazıları bu konuda kuruntuya kapılarak İslam Peygamberi –s– de diğer insanlar gibi hata yapabileceğini zannetmiştir.

Yine Allah teala Nisa suresinin 104. Ayetinde, O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin, ya da 105. Ayette, hainlerden taraf olma! Diye buyuruyorsa, bazıları bu ayetin görece manasından hareketle İslam Peygamberi –s– hainlerden yana karar vermek istediğini zannederek bunun o hazretin ismet makamı ile çeliştiğini zennetmiştir. Oysa bu kanun da genel bir kanundur ve peygamber efendimiz –s– de başkaları gibi bu kanuna karşı yükümlüdür, fakat bu yükümlülük o hazretin ismet makamını tekzip etmez.

İstiğfar konusu gelince, istiğfarda bulunmanın iki biçimde olduğu belirtilmelidir. Birincisi gafleti bertaraf etmek ve muhtemel hataya düşmemek için yapılan istiğfardır ve ikincisi mevcut günahı ve hatayı bertaraf ve yok etmek için yapılan istiğfardır.

Ancak İslam Peygamberi ve ehli beyt –s– fertleri konusunda Ahzab suresinin 33. Ayeti bu insanların her türlü kötülükten ve hatadan ve günahtan arınmış insanlar olduğuna açıklık getiriyor ve şöyle buyuruyor: Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

Dolaysıyla onların istiğfarı nefislerini korumak ve Allah korkusu ile yapılan bir istiğfardır ve erdemleri ve faziletlerinin doruk noktası sayılır.

Feb 04, 2018 22:50 Europe/Istanbul
Görüşler