Geçen bölümlerde belirtildiği üzere, Britanya devletinin Myanmar ülkesinde sulta kurduğu yıllarda Hindistan’dan ve özellikle Bengal eyaletinden önemli sayıda Müslüman göçmen Myanmar topraklarına göç etti.

Bu gerçek, tartışma götürmez bir gerçektir. Üstelik bu durum yeni bir konu da değildir ve tarih boyunca bu bölgede devam eden bir süreç sayılır, nitekim bölgede hangi güç iktidarın başına geçecek olursa bazı etnik gruplar yer değiştirmiştir. Örneğin Çin imparatorluğu Myanmar topraklarını ele geçirdiğinde, bu kez Çinli çeşitli kavimler Myanmar yolunu tuttu. Yine Hindistan’ın Gurkaniler hanedanı döneminde de aynı süreç tekrarlandı. Öte yandan ecnebi güçlerin Myanmar üzerinde sultası son bulduğunda Myanmar’dan etnik grupların tersine göç süreci başlıyordu.

 

Eskiden etnik nüfusların yer değiştirmesi daha doğal ve daha barışçıl bir şekilde gerçekleşiyordu. Myanmar konusunda İngiliz ordusu Japon ordusuna karşı yenildiği sıralarda  ve Amerika ordusunun nihayetinde Hiroşima ve Nakazaki kentlerine nükleer bomba atmasına yol açan ikinci dünya savaşına katılmasından önce budistlerin Hindistanlılara ve özellikle Müslümanlara karşı isyanları ani bir katliam ve kıyımla başladı. Gerçi bu katliamın zemini 1930’lu yıllardan önce İngiliz sömürücülerce hazırlanmıştı. Katliamın bahanesi ise Hindistan’dan Myanmar’a gelen etnik nüfusun artmış olması ve Myanmar halkının kendi hakları olarak bildikleri iş imkanlarını ele geçirmeleriydi.

Image Caption

 

Aslında böyle bir kanaatin doğruluğunu onaylayan şey ise, Myanmar’a yerleşen Hindistanlı etnik gruplara karşı isyanın Myanmar’ya gelen tüm etnik grupları kapsaması ve Rohingyalı Müslümanların da Hindistanlı etnik gruplara karşı harekete geçmiş olmasıydı. Bu durum en azından kısa bir süreliğine olsa bile, iktisadi ve etnik saiklerin dini saiklerden daha önemsendiğini gösteriyor. Her halükarda bu durumu, İngilizlerin Hindistan yarımadasının genelinde Müslümanları hindularla ve Rohingyalı Müslümanları Myanmar’ın budist çoğunluğu ile karşı karşıya getirmek gibi temel politikası olmadığı veya Myanmar’da yaşanan Hindistanlı etnik gruplara karşı isyanı kışkırtmakta rol ifa etmediği ve bu isyan sırf iktisadi saiklere göre yaşandığı şeklinde algılamamak gerekir.

 

Aslında Myanmar’da budist çoğunluğu Hindistanlı etnik gruplara karşı kışkırtan ve ayrımcılığa maruz kaldıkları düşüncesine yönelten şey de İngiliz sömürüsünün karmaşık politikasının ürünüydü, şöyle ki göçmen bir gruba bazı imtiyazları vererek ev sahibi etnik grubun öfkesini onların üzerinde odaklıyor ve böylece kendini işgal ettiği toprakların sakinlerinin öfkesinden koruyordu.

 

Myanmar’da budist çoğunluğun Myanmarlı Müslümanlara karşı nasıl davrandıkları ile ilgili tarihi geçmiş bir yana, bu durum sadece Rohingyalılara özel bir durum olmadığı da belirtilmelidir. Bağımsızlık mücadelesi yıllarında Myanmar’da çeşitli etnik gruplar bu mücadelede yer alıyordu. Rohingya etnik grubu bu etnik gruplardan biriydi ve kendine özel gerilla örgütü vardı ve Japon işgalcilerle savaşa girmişti.

 

Myanmar’da General Ang San liderliğinde elde edilen zaferin başlarında Müslümanların hakları da diğer dini ve etnik grupların hakları gibi gözetiliyordu. Nitekim Myanmarlı Müslümanlar bu genel kuraldan müstesna edilmedi ve 1948 yılında devrimci devlet tarafından çıkarılan ilk anayasada Müslümanların da hakları gözetildi ve Myanmarlı etnik bir grup olarak tanındı.

 

Milli hükümet döneminin sonlarında ve komünist generallerin darbe yapmalarından önce milli hükümette üç Müslüman Bakan yer alıyordu. Bu bakanlardan biri Myanmar’da çok nüfuzu olan Seyyid Ağa Abdurrezak adında bir şahsiyetti. Ancak General Vin liderliğinde generallerin 1962 yılında darbeleri gerçekleşince, her şey değişti. Darbe hükümeti Müslümanları Myanmarlı etnik gruplardan biri olarak tanıyan yasayı değiştirdi ve özellikle Arakan eyaletinde yaşayan Rohingyalı Müslümanları Myanmar vatandaşlığından mahrum bırakarak onları kendi vatanına dönmeleri gereken Bangladeşli göçmenler niteledi.

1982 yılında ise Myanmar’da vatandaşlık kanunu onaylandı. Bu kanunda Myanmar’da bulunan 144 dini ve etnik gruptan 135’i vatandaşlık hakkına kavuştu ve aralarında Rohingyalı Müslümanların da bulunduğu 9 etnik grup bu haktan mahrum bırakıldı.

Image Caption

 

Myanmar’da askeri yönetimin resmi politikası bu aşamadan sonra Rohingyalı Müslümanları Rahin eyaletinden ihraç etmek ve onları Bangladeş’e geri yollamak oldu. Bu durum darbe yönetiminden sonra işbaşına gelen bayan Suchi liderliğindeki sivil yönetimin iktidarı döneminde de pek fazla değişmedi ve Rohingyalı Müslümanlar arada bir radikal budist rahiplerin başını çektiği ve İslam karşı olan örgütlerin ve Myanmar ordusunun saldırılarına uğradı ve köyleri yıkılarak Bangladeş topraklarına kovuldu.

 

Myanmar’da bu politika uluslararası camianın tüm muhalefetlerine rağmen tüm hızıyla devam ediyor. Myanmar’ın askeri yönetiminin lideri olan General Tin Sin altı yıl önce radikal budistlerin Müslümanlara yönelik katliam girişimi ve Rohingyalı Müslümanları ihraç etmelerinin ardından açıkça 800 bin Rohingyalı ihraç edilmesi gerektiğini ve gerginlik ancak bu durumda son bulacağını belirtmişti. Şimdi görünen o ki bayan Suchi’nin sivil yönetimi bu generalin tavsiyesini harfi harfine uyguluyor.

 

Maalesef Myanmar’da solcu askerlerin iktidarın başına geçmesinden sonra Rohingyalı Müslümanlar yabancı sayılmaya başladı ve Myanmar vatandaşlığı hakları yok sayıldı. Bu durum onları çok zor şartlara sürükledi. Gerçekte Rohingyalı Müslümanların kaderi Myanmar’da askeri kanatla sivil kanat arasındaki iktidar savaşının malzemesi haline getirildi. Bu iki kanattan her biri Myanmar’da budist çoğunluğun desteğini kazanmak için Rohingyalı Müslümanların yabancı olduklarını belirterek Bangladeşli milliyetlerine vurgu yapıyor.

 

Son yıllarda ise El-Kaide terör örgütü bu fırsatı değerlendirmeye başladı ve Bangladeş’te Rohingyalı mültecilerin kamplarına sızarak oluşan şartlardan kendi hedefleri doğrultusunda yararlanmaya ve kendini Rohingyalı Müslümanların haklarının savunucusu gibi göstermeye çalıştı.

Öte yandan Myanmar yönetimi geçen sene Ağustos ve Eylül aylarında yaşanan şiddet olayları ve Rohingyalı Müslümanlara yönelik katliam ve ihraç girişiminden sonra hatta Nobel barış ödüllü bayan Suchi beklenmedik bir çıkış yaparak Rohingyalı Müslümanlara uygulanan katliamları ve sınırdışı edilmelerini inkar etti ve El-Kaide ve terörle mücadele ettikleri iddiasında bulundu.

 

Oysa gerçek, bayan Suchi’nin iddia ettiği konudan çok farklıdır. Gerçek şu ki Myanmar’da hem sivil ve hem askeri kanat Myanmar’dan Rohingyalı Müslümanları ihraç etme politikasına eşit mesafede duruyor ve bir ölçüde benimsiyor. Aslında bu politika Myanmar devletinin 1988 yılında onayladığı 11 maddelik bir yasaya dayanıyor. Bu yasada Rohingyalı Müslümanlar Myanmar vatandaşlığını kaybederek isyancı bir grup olarak tanındı.

Image Caption

 

Her halükarda Myanmar’da Rohangyalı Müslümanlara uygulanan etnik asimilasyon politikasına gerçekçi bir bakışla bakıldığında bu politikanın nereden ortaya çıktığını anlamak daha kolay olacaktır. Bu politika aslında tarihi bir süreçtir ve kökleri de iki önemli olaya uzanmaktadır. Bu olayların ilki Myanmar’ın iç şartları ve etnik grupların arasındaki çatışma ve ikincisi de bölgesel ve küresel şartlar ve yabancı aktörlerin Myanmar alanında rekabetidir.

 

Aslında Myanmar’ın dini ve etnik grupların bir araya gelmesinden oluşan bir devlet olduğu gerçeği tarihin hiç bir diliminde doğru biçimde algılanmadı. Tarih boyunca ne zaman etnik bir grup, velev ki çevre ülkelerden göçmen şeklinde Myanmar’a getirilmiş olsun, kendini güçlü konumda hissettiyse, kendi dini veya etnik yapısını üstün konuma getirmeye çalışmış ve böylece Myanmar’da üniter bir millet oluşturabileceğini düşünmüştür.

 

Gerçekte bu kültür ve anlayış tarihi bir şekilde Myanmar’da güç odaklarının zihniyetinde kuramsal hale gelmiş ve günümüze dek de aynı şekilde devam etmiştir. Bu yüzden Myanmar camiasında şiddete dayalı tepkilerin tarihi zemini olan bir konu olduğu söylenebilir. Bu şiddetin amacı ise Myanmar camiasını dini ve etnik açıdan tek parça haline getirmek olmuştur ki bu da galip milli ve etnik gücün dağılmasından duyulan korkudan daha güçlü bir duygudan kaynaklanmıştır.

 

Bu etnik duygu sürekliliği çerçevesinde azınlıklara karşı her türlü uygulamayı mübah saymıştır. Rahin eyaletinde yaşayan Rohingyalı Müslüman gruba gelince, bu dini ve etnik grubun ayrılıkçı olmaları ve kendilerine özel bir ülke ve devlet kurmalarından korkulmuştur. Rohingyalı Müslümanların Hindistan’ın Bengal eyaletine kadar uzanan dini ve etnik sürekliliği gerçeği, Myanmar’ın merkezini elinde tutan ve budist olan etnik kesimin hakimiyetlerinde her türlü adaletsizliğe karşı mücadele için kurulan silahlı örgütlerin şekillenmesi ile birlikte Rahin eyaletinde Müslümanların ayrılıkçı zihniyeti sahip oldukları kanaatini güçlendirmiştir.

 

Bu olumsuz zihniyet özellikle Hindistan yarımadası ve Myanmar’da İngiliz sömürüsüne karşı bağımsızlık mücadeleleri döneminde daha farklı gerekçelerden ötürü takviye olmuştur. Buna göre Myanmarlı budistler bu ülkenin bağımsızlık mücadeleleri yıllarında sürekli Müslümanlara kuşku gözü ile bakmalarına ve bu kesimin budistlerden bağımsızlığını ilan ederek bağımsız bir devlet kurmalarından korkularına yol açmıştır. Ancak bu korkunun sonuçları Rohingyalı Müslümanlar için gerçekten facia boyutunda olmuştur.

 

Bu çerçevede Myanmar’da merkezi yönetim sürekli budistleri Rahin eyaletine göç etmeye teşvik etti ve sonuçta bu eyalette çoğunluk sayılan Rohingyalı Müslümanları çoğunluktan düşürmeye çalıştı. Myanmar’ın merkezi yönetimi ayrıca Rahin eyaletinden Rohingyalı Müslümanları bu eyaletten ihraç ederek Banladeş topraklarına sürmeye başladı. Şimdi ise Rahin eyaletinde nüfus yapısı tamamen budistlerin lehine değişti ve Rohingyalı Müslümanlar hatta kendi eyaletlerinde azınlık konumuna düştü.

Sep 02, 2018 11:08 Europe/Istanbul
Görüşler