Avrupa Birliği AB dünyanın en büyük bölgesel birliğidir. Bu birlik Avrupa ülkelerinin çeşitli, para, sınır, dış politika ve güvenlik gibi boyutlarda uyumlu hale gelme ülküsü çerçevesinde kuruldu. Birliğin hali hazırda üye sayısı ise 28’dir.

Aslında AB’nin kökleri, 1957 yılında Roma anlaşması çerçevesinde 6 Avrupa ülkesi tarafından kurulan ve tamamen iktisadi bir birlik olan Avrupa iktisadi topluluğuna dayanıyor. O tarihten sonra ve yeni üyelerin katılımı ile Avrupa birliği daha da büyüdü.

1993 yılında Mastriht anlaşması şimdiki AB’nin yasal çerçevesinin temelini oluşturdu. AB 1999 yılında da avro adı ile anılan ortak para biriminin temelini attı. Bu para şimdiye kadar 19 AB ülkesinde milli para birimlerinin yerine geçti.

511 milyon nüfusu olan AB 2016 yılında 16.5 trilyon dolarlık gayri safi milli hasıla elde etti. AB üyelerinden 21 ülke aynı zamanda NATO üyesidir.

Avrupa ülkelerinin bu birliğe üyeliği şimdiye kadar bir kaç evreyi geride bırakmıştır. Bu evrelerin en önemli olanlarından biri, 1991 yılında eski sovyetler birliğinin yıkılması ve Doğu Avrupa ülkelerinin komünizm sultasından kurtulmasında yaşandı. Bu doğrultuda 2000’li yılların başından itibaren bu ülkelerin AB üyelik süreci başladı ve bu çerçevede Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Litvanya, Letonya, Estonya ve Hırvatistan bu birliğe üye oldu.

Gerçi AB’nin Almanya ve Fransa gibi ağır topları AB’ye üye ülkelerin azami derecede birlikteliğini ve sonunda bu birliği siyasi açıdan federal bir yapıya kavuşmasını ve ortak iktisadi, askeri ve dış politikaya sahip olmalarını istiyor. Ancak görünen o ki AB liderleri, Doğu ve Merkezi Avrupa ülkelerini alelacele ve 2000 yılından sonra üye olarak kabul etmeleri ve bu ülkelerin üyelik için gereken şartlara sahip olup olmadıklarını titizlikle araştırmamaları daha ileride AB için ciddi ve hatta çözümlenemeyecek sorunlara yol açabileceği gerçeğini gözardı ettiler. Nitekim şimdi  AB için ortaya çıkan sorunlar ve krizler konusunda pratikte bu Avrupalı kurumun Kuzey ve Güney üyeleri tabir edilen zengin ve yoksul üyeleri arasında ciddi sıkıntıların yaşadığı gözleniyor.

Gerçekte AB genelinde patlak veren 2008 iktisadi krizinden sonra üye ülkelerde kemerleri sıkma programları ve Avrupa’nın kuzeyindeki zengin ülkelerin kıtanın güneyindeki yoksul ülkelerine sundukları ekonomik paketlerin üzerindeki anlaşmazlıklar, AB’nın başta Macaristan ve Polonya olmak üzere Doğu Avrupa’daki bazı üye ülkelerde yapılan reformlara ve uygulamalara karşı çıkması, Macaristan ve Polonya yönetimlerinin bu ülkelerde ifade özgürlüğünü ve bazı bireysel ve sosyal özgürlükleri kısıtlama ve hakimiyetin yetkilerini arttırma kararı, AB üyelerinin milli hakimiyet ve yetkilerinin bir kısmını AB kurumlarına devretme konusunda yaşanan ihtilaflar ve en son sığınmacı krizinde yaşanan anlaşmazlıkların ardından şimdi AB içinde özellikle Doğu Avrupa ülkeleri tarafından gelen eleştirilerin büyük oranda artmasına sebep olduğu anlaşılıyor.

Siyaset meseleleri uzmanı Muhammed Rıza Nikusıfat’a göre AB genelinde devam eden sorunlar ve krizler, kısa veya orta vadede çözümlenemeyecek kadar derindir ve bu yüzden birliğin önümüzdeki bir kaç yıl içinde dağılması pek de beklenmedik bir gelişme olmayacaktır.

Gerçi AB içinde oluşan çatlaklar, AB kurulduğu günden beri karşılaştığı en büyük kriz olarak anılan sığınmacıların durumu üzerindeki ihtilaflarla sınırlı değildir, ama yine de sığınmacıların vahim durumu ve bu sorunun boyutlarının genişliği hiç kuşkusuz üye ülkelerin arasında ihtilafları körükleyeceği ve krizin çözümü yönünde üye ülkelerin arasında ciddi çatlakları oluşturacağı ve sonuçta birlik içinde ayrışmaları tetikleyeceği anlaşılıyor.

Bu konuda özellikle Doğu ve Merkezi Avrupa ülkeleri kesinlikle AB’nin aldığı kararlara uymak istemiyor ve milli çıkarlarını AB çıkarlarına tercih ediyor. Öte yandan üye ülkelerin Brüksel’in aldığı her türlü kararı uygulamak zorunda olduklarından, bu mesele pratikte üye ülkelerin milli egemenlikleri ve milli çıkarları ile AB kararları ve yasaları çeliştiği noktalarda büyük sorunlarına dönüşmüş bulunuyor.

Sığınmacı krizinden başka, AB’nin Şingen anlaşmasına üye ülkelerin ve özellikle Doğu ve Merkezi ülkelerin arasında üye ülkelerin vatandaşlarının üye ülkelerin arasında serbestçe seyahat etmelerine yönelik farklı görüşleri, özellikle sığınmacı krizi ve artan terör tehditleri de göz önünde bulundurulduğunda, AB üyeleri arasında ciddi bir soruna dönüştüğü gözleniyor. Avrupa ülkelerine artan terör tehditlerinin ardından bazı ülkeler Şingen anlaşmasını askıya almak veya bazı kısıtlamaları uygulamakla pratikte sığınmacıların ve bu arada terörist unsurların girişini engellemek amacıyla sınırlarında denetimleri arttırdıkları anlaşılıyor. Oysa Şingen anlaşması ve AB üyesi olan ülkelerin arasında serbestçe seyahat etme hakkı bu birliğin kuruluşunun temellerinden birini oluşturuyor ve Şingen anlaşmasının askıya alınması, AB ruhuna aykırı olan eski kapalı sınırlar dönemine geri dönmek anlamına geliyor. Buna karşın Macaristan, Polonya, Hırvatistan, Eslovenya ve Bulgaristan gibi bazı üye ülkelerin sınırlarında denetimleri büyük oranda arttırdığı belirtiliyor.

AB üyeleri ile bu birlik arasında bir başka önemli anlaşmazlık ve gerçekte isyan durumu, AB ile Polonya arasında bu ülkede yapılan yargı reformları üzerine yaşanan anlaşmazlıktır.

Avrupa komisyonu Polonya’yı yargı erkinin bağımsızlığının yok olması ile sonuçlanacak yasal reformları durdurmadığı takdirde AB’de oy hakkı elinden alınacağı yönünde uyardı. Brüksel Temmuz 2017’nin sonlarına doğru, Varşova yönetimi otuz güne kadar bu sorunu çözümlemezse, AB’de oy hakkını kaybedeceğini açıkladı.

Gerçekte Polonya’da yargı erkini hükümetin denetimi altına veren yasal reformların ardından bu ülke hem iç ve hem dış arenalarda ciddi gerginliklerle karşı karşıya gelmiş bulunuyor.

Bu doğrultuda Avrupa komisyonu Başkanı Jan Klaud Junker, Polonya yönetiminin reformlarını bu ülkede kanun hakimiyetine yönelik sistematik tehdit niteledi.

Öte yandan Avrupa komisyonu Başkan yardımcısı Frans Timermans da AB’nin Lisbon anlaşmasının 7. Maddesine göre Polonya yönetimine tepki verme konusunda kararlı olduğunu ve hatta Polonya yönetiminin AB’den çekilme tehdidine rağmen bu cezalar uygulanacağını belirtti. Timermans, Polonya’da yaşanan gelişme sadece ufak bir sorun değil, Avrupa camiasının temellerinden biri olan kanun hakimiyetini hedef alan bir gelişme olduğunu vurguladı.

Buna karşı AB’nin baskılarından rahatsız olan Polonya Başbakanı Beata Şido, ülkesi AB’nin baskılarına karşı teslim olmayacağını ve reformlardan geri adım atmayacağını açıkladı.

Avrupa komisyonu 2016 yılında Polonya’da yargı reformu başladıktan sonra Varşova yönetimini kanun hakimiyeti ilkesini ihlal etmek ve demokrasi ilkelerine uymamakla suçlamaya başladı ve bu doğrultuda Varşova yönetiminden Polonya’nın yargı sisteminde yapılan sansasyonel reformları durdurmasını istedi. Ancak Polonya’nın sağcı yönetimi AB’nin bu isteğine karşı direniyor ve AB’nin bu tutumunu Polonya’nın içişlerine müdahale şeklinde yorumluyor.

AB’nin iki asi üyesi şeklinde anılan Polonya ve Macaristan’ın bu birlikle yaşadıkları bir başka önemli sorun, sığınmacı krizi ve ayrıca AB genelinde yapılan iktisadi reformlarla ilgilidir.

AB Eylül 2015’te çoğu hali hazırda İtalya ve Yunanistan’a bulunan 160 bin sığınmacının iskanı için iki yıllık bir programı onayladı ve buna göre bu sığınmacıları AB üyeleri arasında paylaştırdı. Ancak Doğu Avrupa’nın iki ülkesi olan Polonya ve Macaristan bu karara şiddetle karşı çıktı. İki ülkenin onlar için belirlenen sığınmacıları kabul etmeyi reddetmesinin ardından AB Mayıs 2017’de Polonya ve Macaristan’ı, onlar için belirlenen sığınmacıları kabul etmedikleri takdirde yaptırımla tehdit etti. Buna karşın bu tür tehditler bu iki ülkenin tutumunu değiştirmeye yetmedi. Polonya Başbakanı Beata Şido ise Polonya’nın muhalefet kanadında yer alan liberal kesimi AB’nin göçmen politikasını desteklemek ve göçmen meselesini Avrupa’ya karşı bir koz olarak kullanan AB yetkilileri ile işbirliği yapmak ve sonuçta Polonya’nın milli çıkarlarına zarar vermekle suçladı. Polonya yönetimi AB adalet divanına baş vurarak Varşova’nın sığınmacı kontenjanını zorunlu olarak kabul etmesi meselesinin yeniden gözden geçirilmesini istedi.

Polonya yönetimi ayrıca Almanya ve Fransa tarafından gündeme gelen ve Avrupa komisyonu tarafından destek gören çifte hızlı Avrupa düşüncesini şiddetle eleştiriyor ve bu düşüncenin AB’yi zengin ve fakir üyeler olmak üzere ikiye böleceğini savunuyor.

Gerçekte AB’nin muhtemelen yakın gelecekte avro 1 ve avro 2 olmak üzere iki ayrı alana bölünmesinden sonra Avrupa’nın Kuzey ve Batı ülkeleri avro 1 ve Güney ülkeleri de avro 2 bölgesinde yer alacak. Bu plan hayata geçtiği takdirde bundan böyle kuzeyli ve Batılı ülkeler güneyli ülkelerin ekonomik zafiyetleri ve beceriksizliklerinin bedelini ödemek zorunda kalmayacak.

Bu planı değerlendiren ekonomi uzmanı Said Nizamlu şöyle diyor: Avrupalı bazı ekonomi uzmanları ve düşünürleri Avrupa’nın kuzeyinde yer alan ülkelerin güneydeki ülkelere nazaran daha güçlü ekonomileri olduğunu ve bu çatlak ve farklılık AB’nin bütünlüğünü etkilediğini belirtmek gerekir.

Böylece görünen o ki Brüksel ve Varşova ilişkileri çeşitli boyutlarda geniş anlaşmazlıkların ardından sürekli ayrışma noktasına doğru ilerliyor ve gelecekte AB’nin bu Doğu Avrupalı üyesine bazı cezaları uygulamasını beklemek gerekiyor. Fakat ne var ki son dönemde Polonya ve Macaristan her geçen gün biraz daha AB’den uzaklaşıyor ve açıkça eski milli egemenlik günlerine geri dönmek ve AB tarafından bu bağlamda kısıtlanmak istemiyor.

Aug 09, 2017 18:59 Europe/Istanbul
Görüşler