Geçen üç bölümde bu belgenin ilk üç hedefi olan iç güvenliği geliştirmek, iktisadi gelişmeyi sağlamak ve barışı güce baş vurarak korumakla ilgili ilk üç hedefi gözden geçirdik.

Amerika’nın milli güvenlik belgesinin dördüncü bölümü Başkan Donald Trump’ın geçen Temmuz ayında sarf ettiği bir cümle ile başlıyor. Trump şöyle diyor: her şeyden önemlisi biz tüm insanların şanına değer veriyoruz, herkesin hakkını koruyoruz ve herkesin özgürlük içinde yaşamasını umuyoruz. Biz böyle insanlarız.

Bu iddiaların ardından Amerika milli güvenlik belgesi Washington’un uluslararası düzende genel konulara ve çeşitli ülkeleri ve coğrafi bölgelere nasıl yaklaşması ve dünyada Amerikan değerlerini nasıl yaygınlaştırması gerektiğini anlatıyor.

Amerika Başkanı Donald Trump yeni milli güvenlik belgesini açıkladığı nutkunda şöyle dedi: bizim stratejimizin dördüncü direği, Amerika’nın dünyada nüfuzunu ilerletmektir. Ancak bu iş içeride güç ve serveti takviye etmekle başlıyor.

Amerika bir kez daha dünya liderliğini eline almak istediğini belirten Trump şöyle devam etti: biz kendi yaşam tarzımızı başkalarına dayatmak istemiyoruz, ama kusura bakmayın, biz değerlerimizi yaygınlaştıracağız.

Trump ayrıca güçlü ittifakları ve ortaklıkları Amerika’nın dünyada nüfuzunu arttırmasının temelini oluşturduğunu belirterek şöyle dedi: biz bizimle ortak hedefleri olan ve ortak çıkarları ortak ülkülere dönüştürenlerle yeni ortaklıklar kurmak istiyoruz.

Ancak Amerika’nın dünya lideri olabilmek için milli güvenlik belgesinde yer alan hedefleri gerçekleştirmenin yolunda ciddi engeller bulunuyor. bu engellerin önemli bir bölümü Amerika’nın dünyada gücü sönmeye yüz tutmuş olması ve rakiplerinin güçlenmesi ve bir bölümü de Trump’ın temsil ettiği ulusalcı akımın olaylara bakış açısından kaynaklanır.

Amerika ikinci dünya savaşının ertesi günü iktisadi gücü ve nükleer silah tekeli ile dünyanın yarısından fazlasına ağalık ve efendilik etmeye başladı. Öte yandan savaş yüzünden yıkılan ve komünizmin kucağına düşme riski bulunan Avrupa mecburen Amerika’yı kapitalist ve liberal demokrasinin modeli olarak Batı dünyasının lideri kabul etti ve böylece bu ülkenin güvenlik şemsiyesi altına girdi. O dönemde Amerika kurduğu imparatorluğu yönetmek için büyük mali kaynaklara sahipti ve bu kaynaklarla dünyanın dört bir yanında savaş çıkarabilecek güçteydi.

İkinci dünya savaşından sonraki yıllarda Amerika’nın dış politikası dostları beslemek ve düşmanları tehdit etmek gibi iki temel ilkeye dayanıyordu. Amerika dolarları ile dostlarının vefakarlığını güvence altına alıyor ve askeri gücüyle de düşmanlarını korkutuyor ve böylece dünyanın neredeyse yarısına hükmediyordu.

Öte yandan eski sovyetler birliğinin parçalanması ve Doğu blokunun çökmesi dünyanın tek lideri olmayı arzu eden Amerikalılar için bu yönde büyük bir fırsat doğurdu. Amerikalı filozof Fransis Fukoyama gibi düşünürler sosyalizm modelinin çöküşünü tarihin sonu nitelemeye başladı ve 21. Yüzyıl Amerika’nın yüzyılı olacağını ileri sürdü. O dönemde Amerika hala büyük mali kaynaklara sahipti ve böylece komünizmin bıraktığı ülkeleri kendi şemsiyesi altına alabilecek güçteydi. Amerika yine 1991 yılında gerçekleşen birinci Fars körfezi savaşı gibi yüklü bedeli olan bir savaşı yönetebilecek durumdaydı.

Buna karşın, Amerika’nın uluslararası düzende rakipsiz liderlik dönemi başladığı düşünülmesine paralel olarak Amerika devletinde zafiyet belirtileri göze çarpmaya başladı. 20. Yüzyılın sonlarına doğru izlenen mali politikalar ve Ronald Rigan döneminde yıldızlar savaşı gibi idealist bir projeye yüklü yatırımların gerçekleştirilmesi Amerika’nın mali gücünü geriletmeye başladı. Amerika 20. Yüzyılın ortalarında dünyanın en büyük alacaklı ülkesi konumundayken bu yüzyılın sonlarına doğru dünyanın en borçlu ülkesi konumuna geriledi.

Amerika’nın en büyük alacaklı tarafları ise Washington ile siyasi ve iktisadi rekabette güçlü rakipler sayılan Çin ve Japonya gibi ülkelerdi. Bundan başka Amerika’nın askeri gücü de Rusya’nın eski sovyetler birliğinin gücünü ihya etmesi ve Çin’in de bu arenada hızla yükselmesinin ardından gölgelenmeye başladı.

Amerika dünyaya liderliğin ispat etmek için 2003 yılında Irak savaşını başlattı, ancak bu savaş Amerika için büyük bir kabus ve fiyaskoya dönüştü. Amerika’nın 11 Eylül 2001 olaylarından sonra başlattığı savaşlar Amerikalı vatandaşların omuzlarına 6 trilyon dolar bedel yükledi ve aynı zamanda bu ülkenin dişine kadar en gelişmiş silahlarla donanmış olan ordusu Afganistan ve Irak gibi ülkelerde sıradan milis güçlerine karşı ne denli kırılgan olduklarını ortaya koydu.

Öte yandan Amerika’nın içinde ve dışında hakim olan gerçeklerin de bu ülkenin dünya liderliğini tehlikeye atmaya başladığı gözlendi. Mali kaynakların yetersizliği, 2008 yılında yaşanan mali kriz ve ardın dış borçlar, Amerika yönetimini nefesi tükenen ekonomisini yeniden canlandırmak için bazı cephelerden geri adım atmaya zorladı. Oysa bu cepheler bundan önce doların gücüyle korunuyordu, fakat şimdi Trump yönetimi türlü bahanelerle mali desteklerini kesme politikasına yönelmek zorunda kaldı. Söz konusu mali yardımların kesilmesi zamanla Amerika’nın uluslararası kurum ve kuruluşların ve bazı ülkelerin üzerindeki nüfuzunu geriletecektir. Aslından günümüz dünyası soğuk savaş sona erdikten sonra artık Amerika’nın emrine amade olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden Amerika’nın Paris iklim anlaşmasından çekilmesi, geçen yüzyılın sonlarına doğru Kiyoto iklim anlaşmasından çekilmesi gibi etki yapamadı.

Aslında dünya bu kez hatta dünyanın ikinci büyük sera gazlarını üreten ülke olan Amerika olmaksızın yoluna devam edeceğini ilan etti. Hatta Çin yönetimi dünyada yerkürenin ısınması ile mücadelede liderlik yapacağı ve Amerika’nın yerine geçeceği belirtildi.

Öte yandan BM genel kurulu da tarihi bir karara imza atarak ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etme kararına karşı çıkması da Amerika’nın uluslararası düzende nüfuzunu ve gücünü iyice kaybettiğini ortaya koydu. BM’nin 128 ülkesi, ABD Başkanı Trump resmen onları mali açıdan cezalandırmakla tehdit ettiği halde Kudüs kararına karşı çıktı. Bu süreçte dünyanın bir çok zayıf ve yoksul ülkesi bile Amerika başkanının bu tehdidini umursamadı ve Trump’ın isteğine boyun eğmeyi reddetti.

Bu arada Trump ve onunla hemfikir olan cumhuriyetçiler Amerika’nın uluslararası düzene hakimiyetini sürdürebilmek için bu ülke tarihinde en büyük orduyu kurma peşinde olduğu belirtilmelidir. Nitekim Trump yönetiminin 2018 yılında savunma bakanlığına 700 milyar dolar bütçe tahsis etmesi, beyaz sarayın dünya liderliğini koruma meselesine silahların namlusundan baktığını gösteriyor.

Gerçi 21. Yüzyılda hala askeri güç, ülkelerin dünyadaki konumunu belirlemekte belirleyici rol ifa ediyor. Ancak unutmamak gerekir ki başka ülkelerin yumuşak gücünün Amerika tarafından gözardı edilmesi de bu ülkeyi tehlikeye atabilir.

Amerika’da bu ülkenin uluslararası arenada katılımcı dış politikasını destekleyen dış ilişkiler konseyi Başkanı Richard N. Haass Amerikalı ulusalcı kanadın inzivacı eğilimini eleştirerek şöyle diyor: Trump Amerika’nın dünya liderliğinde ifa ettiği rolüne muhalefette kararlı görünüyor ve açık bir şekilde Washington’un Avrupa ve Doğu Asya bölgelerindeki müttefiklerinin güvenliklerine yönelik yükümlülüklerini sorguluyor.

Amerika’ya hakim olan ulusalcı akım başkalarının yumuşak gücünü, genel diplomasiyi, uluslararası ittifakları ve başkalarının istek ve çıkarlarını umursamıyor. Gerçekte Amerika Başkanı Trump’ın önce Amerika, sloganı bu ülkeyi düşmanları, rakipleri ve hatta müttefikleri karşısında daha agresif bir tutum izlemeye yöneltmiştir. Üstelik ulusalcılık ve içe dönmek gibi düşünceler Amerika’yı uluslararası düzende söz konusu olan geleneksel ilişkilerden uzaklaştırmaktadır.

Son bir yılda Amerika Paris iklim anlaşması, trans pasifik anlaşması, UNESCO ve BM mülteciler anlaşmasından çekildi. Trump hatta NATO üyelerini bu askeri paktın giderlerini temin etmekte onlara düşen payı karşılamadıkları takdirde Amerika’nın bu paktta ifa ettiği rolünü yeniden gözden geçirmekle tehdit etti. Oysa gerçekte Amerika’nın siyasi ve askeri imparatorluğu özellikle soğuk savaştan sonraki yıllarda NATO temelinde inşa edildi. Yine Amerika’nın bazı ülkelerle çok yönlü ticari anlaşmalardan çekilme tehdidi de bu ülkenin uluslararası ekonomiye liderlik etme durumunu olumsuz etkileyeceği kesindir. Bu durum hiç kuşkusuz Amerika’nın yeni milli güvenlik stratejisinde belirlenen hedeflerle de tam çelişki arz eden bir durumdur.

Her halükarda Trump yönetimi kendince Amerika’ya eski ihtişamını geri kazandırmayı ve bu ülkeyi yeniden dünyanın tartışmasız lideri konumuna geri getirmeyi amaçlıyor. Nitekim Trump’ın 2016 başkanlık seçimlerini kazanması da Amerikalı vatandaşların Amerika’nın gerileyen gücünden duydukları kaygıyı ve Trump’ın bu yöndeki sloganlarına umut bağladığını ortaya koydu.

Fakat görünen o ki Amerika eskisi gibi dünya üzerindeki sultasını yeniden sağlamaya gücü yetmiyor, üstelik uluslararası çok kutuplu düzen de bu duruma karşı sessiz kalmayacağı anlaşılıyor.

Buna göre Amerika’nın yeni milli güvenlik belgesinde yer alan dördüncü temel hedefi, yani ABD’nın gücünü geliştirmesi gibi ciddi bir hedefi gerçekleştirmek, diğer üç hedefe kıyasla daha zor gözüküyor.

Jan 03, 2018 20:37 Europe/Istanbul
Görüşler