Nov 11, 2019 01:22 Europe/Istanbul
  • Berlin duvarının yıkılışından 30 yıl sonra Avrupa

Bundan otuz yıl önce, 9 Kasım 1989’da komünist dünya ile kapitalist dünyanın ayrı dünyalar olduğunu simgeleyen ve bunun doğal sonucu olarak Avrupa’yı sosyalist Doğu Avrupa ve kapitalist Batı Avrupa olarak ikiye ayıran Berlin duvarı yıkıldı ve ardından Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de dağılması ile beraber Avrupa tarihinde yeni bir dönem başlayarak iki Almanya’nın birleşmesi başta olmak üzere yeşil kıtada yer alan ülkelerin yakınlaşmasına zemin oluştu.

Daha sonraki yıllarda eskiden Sovyetler Birliği kampında yer alan birçok Doğu ve Merkezi Avrupa ülkesi başta AB ve NATO olmak üzere birer birer batının siyasi, iktisadi ve askeri kurumlarına katılmaya başladı ve böylece üyelik nimetinden yararlanarak iktisadi durumlarını ve ayrıca milli güvenliklerini iyileştirmek istedi.

Ancak ne var ki o tarihî olayın üzerinden otuz yıl geçtiği bir sırada Avrupa’nın haline bakıldığında, yeşil kıtada ayrışma çizgileri hatta AB içinde siyasi, iktisadi, güvenlik ve askeri ihtilafların temelinde çok koyu ve belirgin olduğu ve üniter Avrupa rüyası çok uzak durduğu anlaşılıyor.

Bir zamanlar Avrupa içinde dayanışma ve bütünleşme ülküsü temelinde oluşan Avrupa birliği AB, bir nevi yoksulluk ve sosyal ve iktisadi sorunlar yaşana Doğu Avrupa ülkelerinin katılmasıyla beraber pratikte eski zengin Avrupa ve yeni fakir Avrupa olmak üzere ikiye bölündü ve içinde sığınmacı krizinden iktisadi politikalara kadar ciddi ihtilaflar şekillenmeye başladı.

Sığınmacı kriz AB üyeleri arasında ulusalcılığı ve Avrupa’nın bütünleşmesine yönelik ciddi muhalefeti tırmandırdı. 2008’de yaşanan iktisadi kriz de AB üyeleri arasında çelişkili tutumları yüzünden ciddi çatlak oluşturdu ve bu süreç ulusalcı ve radikal sağ partilerin ve hareketlerin mantar gibi türemesine yol açtı.

Güvenlik boyutunda da Avrupa şimdi NATO çerçevesinde Rusya ile ciddi sorun yaşıyor. 2014’te patlak veren Ukrayna krizinden sonra Rusya ve NATO yüzleşmesi yeni bir aşamaya geldi. Bundan önce NATO’nun doğuya doğru yayılması, Moskova ile NATO arasında en ciddi sürtüşme konusuydu. Şimdi ise Doğu ve Merkezi Avrupa’da birçok ülke NATO üyesi olup Amerika’nın güdümünde yer aldı. Bu mesele ise bu ülkelerin milli güvenliğini pekiştirmek yerine daha çok tehdide maruz kalmalarına yol açtı.

Şimdi Rusya ile Avrupa ilişkileri askeri sürtüşme temelinde ve diğer alanlarda ilişki düzeyini düşürme ekseninde ilerliyor. Gerçi AB içinde Almanya ve diğer bazı ülkeler Rusya ile enerji alanında ilişkilerini sürdürmek istiyor, fakat Washington’un Avrupalı diğer ortakları bu meseleye şiddetle karşı çıkıyor.

Şimdi sohbetimizin devamında 2019 yılında Avrupa’da baş gösteren bazı sürtüşmeleri ve ihtilafları gözden geçirmek istiyoruz.

Siyasi boyutta AB içinde pratikte yoksul Doğu Avrupa ve zengin Batı Avrupa veya bir başka tabirle eski Avrupa ve yeni Avrupa olmak üzere ciddi bir saflaşma şekillendiği gözleniyor. Eski Avrupa aslında Batı Avrupa’nın soğuk savaş yıllarında AB’nin kurucuları olan orta ve büyük ülkelerinden oluşuyor. Yeni Avrupa ise Doğu ve Merkezi Avrupa’da yer alan ve 2000 yılından sonra AB üyesi olan ülkeleri kapsıyor.

Hali hazırda sığınmacı krizi, ekonomik kriz ve ABD’nin Avrupa’da rolü hakkında görüş ayrılıklar eski ve yeni Avrupa arasında ciddi çatlakları oluşturan bazı konulardır. Yine AB’nin zengin ve yoksul üyeleri arasında tırmanan ihtilaflar ve derinleşen çatlaklar birlikte ciddi soruna dönüşen konulardan biridir. AB’nin zengin ülkeleri daha çok kıtanın batısı ve kuzeyi, yoksul ülkeleri ise doğuda ve güneyde yer alıyor.

Siyaset meseleleri uzman Seyyid Hadi Seyyid Efgahi’nin belirttiğine göre Amerika eski ve yeni Avrupa arasında bir düzen kurmak istiyor. Amerikalı yetkililerin yaşlı Avrupa tabirinden maksadı Britanya, Fransa, Almanya ve İspanya ve yeni Avrupa’dan maksadı da Doğu Avrupa ülkeleridir. Eğer Amerika Doğu Avrupa’nın zayıf ülkeleri ile Batı Avrupa’nın güçlü ülkeleri ve ayrıca bu ülkelerin Rusya ile aralarında çatlak oluşturursa bu işten kârlı çıkacak ve sonuçta güçlü ve üniter bir Avrupa’nın şekillenmesini engelleyerek çıkarlarını korumuş olacaktır.

Öte yandan AB’nin Almanya ve Fransa gibi ağır topları, birliğin Almanya gibi güçlü ekonomisinden Bulgaristan gibi yoksul üyesinin farklı kapasitelerini gözetleyerek, iki grupta yer alan bu ülkelerin AB projelerinde eşit adımlarla hareket etmelerini beklemenin gerçekçi olmayan yersiz bir beklenti olacağını düşünüyor. Bu yüzden AB’nin büyük üyelerinin liderleri birliğin gözetlediği projelere tüm üye ülkelerin katılmaları üzerinde ısrar etmek yerine, bu birliğin daha güçlü ülkeleri güvenlik ve savunma alanında Avrupa’nın ortak ordusunu kurmak, sığınmacı krizi gibi sosyal krizlerle baş etmek, avroyu takviye etmek gibi iktisadi tedbirleri almak, uluslararası meselelere ve krizlere karşı ortak siyaset belirlemek gibi projeleri yürütmelerini gündeme getiriyor.

2008 yılında patlak veren iktisadi krizin ardından kemerleri sıkma politikaları, Avrupa’nın kuzeyindeki zengin ülkelerin güneydeki yoksul ülkelere iktisadi kurtuluş paketleri dayatmaları, üye ülkelerin milli egemenlikleri ve yetkilerinin bir bölümünü AB gözetimine vermeleri ve en son sığınmacı krizi patlak vermesi ve bir sonraki aşamada Polonya gibi yeni Avrupa ülkelerinin ABD yanında yer almalarının ardından AB’nin şimdiki şekliyle bekası konusunda ciddi kuşkular oluşmaya başladı. Özellikle AB genel bir çizgi olarak ABD’den bağımsız olmak istiyor, oysa yeni Avrupa’da yer alan ülkeler Washington’un başta siyasi ve askeri alanlar olmak üzere Avrupa’nın işlerine daha fazla müdahale etmesini istiyor.

 

AB liderlerinin ciddi kaygılarına yol açan ve AB genelinde siyasi ve sosyal alanlarda oluşan fay hatlarından biri, kıta genelinde ulusalcılığın ve popülizmin korkunç boyutta gelişmesidir. Bu durumun en somut işaretleri ise, AB ülkelerinde radikal sağ akımların ve siyasi partilerin hızla gelişmesi ve Avrupa parlamentolarına girmeyi başarmaları ve ayrıca bu partilerin başını popülist politikacıların çekmesidir.

Bu durum AB’nin en ağır topu olan Almanya Başbakanı Angela Merkel’in ciddi tepkisiyle karşılaştı. Merkel Ocak 2019’un sonlarına doğru Avrupa ve dünyada ulusalcılık ve popülizmin gelişmesinin olumsuz ve facia boyutunda olacak sonuçları hakkında uyarıda bulundu ve bu yıkıcı fenomenle uluslararası mücadele zaruretine vurgu yaptı. Merkel başta Almanya olmak üzere ulusalcılık ve popülizmin hızla büyüdüğüne şahit olduklarını ifade etti.

 

Aslında AB’nin gözetlediği Avrupa’da dayanışma ve birlikteliğin takviye edilmesinin aksine şimdi bazı üye ülkelerin tam tersi istikamette, yani ulusalcılık ve yabancı düşmanlığı yönünde ilerledikleri gözleniyor.

Son yıllarda Avrupa’nın Almanya, Fransa, İtalya, Avusturya, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerinde yabancı karşıtı olan radikal sağ partilerin seçimlerde daha yüksek konumlara geldikleri anlaşılıyor. Nitekim Mayıs 2019’de düzenlenen Avrupa parlamentosu seçimlerinde bu ülkelerde radikal sağ partiler bu parlamentoda önemli sayıda sandalyeyi işgal etmeyi başardı. Öte yandan bu radikal partilerin siyaset arenalarında yükselmeleri ve kazandıkları zaferlerle hükümetlere ortak olmaları ve Avrupalı parlamentolara girmeleri yeşil kıtada ulusalcı politikaların uygulanmasına ve AB karşıtlığının tırmanmasına yol açmış bulunuyor.

 

Avrupa’yı soğuk savaş sonrası dönemde etkileyen önemli konulardan biri, Rusya ile NATO arasında 2014 yılında patlak veren Ukrayna krizinden sonra sürtüşmelerin tırmanmasıdır. Ukrayna krizinden önce Rusya ve NATO arasındaki anlaşmazlık, NATO’nun doğuya doğru yayılmasıydı. Bu politikanı çerçevesinde NATO sürekli Doğu ve Merkezi Avrupa ülkelerini ve şimdi de Batı Balkan ülkelerini bu pakta üye olmaya teşvik ediyordu. Bu konu ise Moskova açısından Rusya’yı kuşatmak ve milli güvenliğini tehdit etmektir. Özellikle NATO şimdi Ukrayna ve Gürcistan gibi Rusya’nın bitişiğinde olan ülkeleri NATO üyesi olmaya teşvik ediyor. Bu durum ise NATO’nun engelsiz Rusya ile komşu olacağı anlamına geliyor.

Bu durum hiç şüphesiz Kremlin liderleri açısından asla kabul edilemez ve Rusya’nın güvenlik alanında kırmızı çizgilerini aşmaktır. Öte yandan Moskova şimdilerde Baltik ve Karadeniz alanında da Amerika’nın doğrudan yardımları ile şekillenen NATO’nun varlığı ile karşı karşıya bulunuyor. Rus uzman Sergey Rekda, NATO’da kışkırtıcı meseleler gündeme geldiğini, bu da bu paktın Rusya ile gerginlikleri giderme niyetinde olmadığını ortaya koyduğunu belirtiyor.

Bugün Rusya ve NATO ilişkileri soğuk savaş sonrası dönemde en kötü durumda bulunuyor. ABD nüfuzu altında bulunan NATO son yıllarda Avrupa sahasında tamamen Washington çıkarları ve hedefleri güdümünde hareket ediyor. Amerika güvenlik ve askeri belgelerinde Rusya’dan en büyük tehdit olarak söz ediyor. Bu yüzden Rusya lideri Putin NATO’yu sert bir şekilde eleştirerek bu paktı ABD’nin dış politika malzemesi niteledi. Putin bu paktta müttefik ülkeler yer almadığını, NATO sırf Amerika’ya bağımlı ülkelerden oluşan bir pakt olduğunu vurguladı.

Amerika’nın Rusya’yı dizginleme politikası doğrultusunda gerçekleşen NATO’nun Doğu Avrupa’da Rusya ile yüzleşmesi, NATO’nun Amerika’nın dış politika malzemesi olduğunu açıkça ortaya koyan bir gerçektir. Öte yandan NATO’nun hasmane tutumu ve Doğu Avrupa’ya askerlerini konuşlandırması ve daha da doğuya doğru ilerlemeye çalışması yüzünden Moskova yönetimi de milli güvenlik doktrininde NATO’dan Rusya’nın milli güvenliğine yönelik tehdit şeklinde söz etmesine ve Batı’nın hasmane tutumuna karşı uygun tepki hakkına vurgu yapmasına yol açtı.

Böylece görünen o ki, Avrupa askeri ve güvenlik bakımından da soğuk savaş yıllarında olduğu gibi Doğu ve Batı arasındaki yüzleşmeye saha oluyor. Ancak aradaki fark şu ki, soğuk savaş döneminde Avrupa sahasında Sovyetler birliği ve NATO yüzleşiyordu, şimdi ise Rusya ve ABD elebaşılığındaki NATO yüzleşiyor.

 

 

 

Etiketler

Görüşler