Eylül 04, 2020 10:39 Europe/Istanbul
  • ABD ve S. Arabistan’ın nükleer meselesi - 3

S. Arabistan elebaşıları bu ülkede iktidarın başında bulundukları sürece ve çeşitli zaman dilimlerinde bekasını dış politika alanında ecnebi güçlere yaslanmaya öncelik vererek korumaya çalıştı.

1938 yılında S. Arabistan’da petrol bulunduğu günden bu yana bu ülke, Batı’nın enerji ihtiyacını temin eden Amerika için stratejik bir müttefike dönüştü. Gerçekte Amerika da bu ülkenin petrolünü rahatça sahiplenmek için her zaman bağımlı ve pasif bir S. Arabistan istemiştir. Buna göre S. Arabistan’da Suud hanedanını desteklemek ve takviye etmek, Amerika açısından bölgeye yönelik stratejik uygulamalarından biridir ve sonuçta Suud rejiminin bekasını kendi eline almıştır.

S. Arabistan kral Salman’ın tahta oturduğu ve oğlu Muhammed bin Salman’ı veliaht yaptığı yeni dönemde bölgesel politikalarında fiyasko hezimetlere uğramasına karşın dış politika alanında agresif bir tutum izleyerek Batı Asya bölgesinde güç dengelerini kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Öte yandan Amerika’da Donald Trump’ın beyaz saraya girmesi ile birlikte Washington’un Riyad ile askeri ve güvenlik teamülleri Suud rejimine daha fazla silah satmak ve petrol paralarını geri almak üzere ivme kazandı. 2006 yılına gelindiğinde ise, Suud rejimi nükleer programı için bazı araştırmalar yapmak üzere bazı siparişlerde bulunduğunu ve şimdiye kadar nükleer tesisler ve nükleer reaktörlerin inşa edilmesi için çeşitli anlaşmalara imza attığını duyurdu. Suud rejimi belli bir takvime göre 2040 yılına kadar 16 nükleer reaktörün inşa edilmesini gündemine aldı.

S. Arabistan’ın Güney Kore, Çin, Fransa, Rusya, Kazakistan, Arjantin, Finlandiya, Macaristan ve Endonezya gibi ülkelerle bir dizi nükleer iş birliği anlaşması imzalamasının yanında ABD Başkanı Donald Trump da Suud rejimi ile birçok anlaşma imzalayarak bir yandan bu rejimi sağmaya ve diğer yandan nükleer programında Rusya ve Çin’e yanaşmasına mani olmaya çalıştı. Oysa ABD kongresi gözetleme komisyonunun geçen sene yayımladığı raporu hatta Amerika içinde Donald Trump yönetiminin Suud rejimine nükleer silah elde etmesi için gizlice yardım etmiş olabileceğinden kaygı duyulduğunu ortaya koydu.

Uluslararası toplumda Suud rejiminin nükleer silah elde etmesinden duyulan kaygılara rağmen Donald Trump yönetimi bir yandan Riyad’ın nükleer programında nükleer silaha sapmayı Suud rejiminin İran’ın barışçıl nükleer enerjiden yararlanmasına doğal bir tepki gibi göstererek böylece Tahran’a karşı siyasi baskıları arttırmaya çalışırken, öbür yandan da süt veren inek tabir ettiği S. Arabistan’ı daha fazla sağmaya çalışıyor.

Carnegey düşünce kurumu bir analizinde S. Arabistan’ın nükleerleşmesi için gerekli yerel bilgi ve teknolojiye sahip olmadığına işaret etmeksizin Suud rejimi ihtiyacı olan enerjiyi temin etmenin yanında İran’a Fars körfezinde nükleer teknoloji tekeline sahip olmadığını göstermek istediğini belirtti.

 

S. Arabistan’ın Melik Abdullah adındaki sözde nükleer merkezin yetkilileri, Riyad yönetiminin nükleer programının amacı enerji talebinde yaşadıkları artışı ileri sürüyor ve bu program elektrik enerjisi üretmek ve içme suyu temin etmek gibi iki önemli eksen üzerinde odaklandığını iddia ediyor.

Bir başka ifade ile Suud rejiminin nükleer enerji elde etme amacı fosil yakıtlara alternatif üretmek ve deniz suyundan içme suyu temin eden sistemlerin enerji ihtiyacını karşılamak şeklinde ileri sürülüyor.

James Martin etüt merkezi uzmanlarından bazıları ise S. Arabistan’ın nükleer programı bu ülkede zengin doğal gaz kaynakları ve güneş enerjisi varken fosil yakıtın alternatifi yapılmasının hiç bir iktisadi haklı gerekçesi olmadığını belirtiyor. Söz konusu uzmanlar, buna göre Suud rejimi İran ile bölgesel rekabet çerçevesinde nükleer enerji meselesine yöneldiklerini vurguluyor.

Buna karşın bazı uzmanlar da Suud rejiminin nükleer silah elde etme hevesini gözardı etmemekle birlikte bu ülkenin nükleer programından iktisadi çıkarları da olacağını göz önünde bulundurmak gerektiğini ileri sürüyor. Suud rejiminin yayımladığı bazı veriler bu ülkenin petrol üretimi, dağıtımı ve ihracatı arasında bir denge kurmak istediğini gösteriyor. Söz konusu verilere göre 2030 yılına kadar S. Arabistan’da enerji talebi üretim hacmine nazaran daha da artacak ve sonuçta bu ülkenin petrol ihracatını azaltacak. Bu durum Riyad’ı petrol kaynaklarını stoklamaya ve buna göre değerlendirmeye zorlayacakmış. Bu bağlamda Suud rejiminin istihbarat eski şefi Türki Faysal 2016 yılında yaptığı açıklamada Riyad yönetimi daha fazla petrol ihracatı ve satışı için bu maddeyi stok yapması gerektiğini belirtti.

Middle Bury enstitüsü Başkanı Chen Kane bu verilere istinat ederek Suud rejiminin nükleer enerjiden yararlanması bu ülkeye petrol ihracatını arttırma imkanı sağlayacağını belirtiyor.

S. Arabistan dünya genelinde deniz suyundan içme suyu temin eden ülkelerin başında yer alıyor ve günlük petrol üretiminin yüzde 15 kadarı bu konuya ayrılıyor. Buna göre nükleer enerjinin bu ülkenin bu alanda ihtiyacının küçük bir bölümünü karşılayabileceği söyleniyor.

 

Öte yandan S. Arabistan’da tarım sektöründe kendine yeter hale gelme projelerine tahsis edilen yeraltı su kaynaklarını bitmek üzere olmasından dolayı deniz suyundan içme suyu elde etme ihtiyacı da hızla artamaya başladığı anlaşılıyor. Buna göre Riyad yönetimi küçük ebatta reaktörlerden içme suyu temin eden sistemlerinde yararlanmayı amaçlıyor. Nükleer enerji ile çalışan bu reaktörler içme suyu temin eden tesislerde ve elektrik enerjisi üretiminde kullanılıyor. Ancak Suud rejimi uygun altyapı ve uzman insan gücünden yoksun olduğu için nükleer programında ilerleme kaydedemiyor.

Ancak anlatılan tüm bu görece amaçlar ve iktisadi meselelere rağmen Suud rejiminin nükleer enerji elde etme çabasının sebebi, elektrik enerjisi üretmek veya içme suyu temin etmenin çok ötesinde bir sebep olduğu anlaşılıyor. Nitekim UAEK şimdiye kadar birçok kez İran’ın nükleer faaliyetleri barışçıl amaçlı olduğunu ilan etmesine rağmen Suud veliaht prensi Muhammed bin Salman açıkça İran nükleer silah elde ettiği takdirde Riyad da en hızlı şekilde bu tür silahları elde edeceğini belirtti. Oysa Suud rejimi İran’ın savunma doktrininde nükleer silahların yeri olmadığını çok iyi biliyor.

Gerçi S. Arabistan rejimi NPT anlaşmasını imzaladı, fakat bu ülkenin nükleer programında sapma olduğu yönünde kaygılar devam ediyor.

Nükleer silahların yayılmasını men eden NPT anlaşmasına göre üye ülkeler nükleer enerjiden barışçıl amaçlı yararlanmak üzere uranyum zenginleştirebilir. Ancak Riyad yönetiminin gizlice sarı pasta fabrikası kurması Suud rejiminin nükleer silah peşinde olduğu yönündeki kaygıları daha da körükledi.

Resmi raporlara göre Suud rejiminin askeri yetkilileri nükleer başlık kullanmak için Çin’den Dang Fang-3 füzeleri satın aldı. Bu füzeler 3 ton ağırlığında nükleer başlık taşıyabiliyor ve bir tek nükleer saldırılarda kullanılıyor. Buna göre şimdi Suud rejimi Donald Trump yönetiminin gizli destekleri ile nükleer silah üreten hassas teçhizatı elde ettiği ve nükleer silah ürettiği takdirde bu füzelerle ürettiği nükleer başlıkları kullanabileceğinden endişe ediliyor. Nitekim Amerika’nın İran ve S. Arabistan’ın nükleer programlarına karşı çifte standart tutumu bu kaygıları daha da arttırıyor.

Uluslararası meseleler uzmanı Hasan Beheştipur şöyle diyor:

Amerika İran’ın uranyum zenginleştirmesini bahane ederek İran milletine baskı ve sıkıntı dayattığını söylüyor, fakat İran’ın zenginleştirme hakkına kavuştuğu için tüm denetimleri ve kısıtlamaları kabul etmesini gözardı ediyor, ki bu da İran milletine karşı açık bir zulümdür. Ancak burada ilginç olan nokta, Amerika’nın S. Arabistan’a karşı davranışı farklı olmasıdır.

S. Arabistan rejimi özellikle Muhammed bin Salman veliaht prensi olduktan sonra ülkesini nükleer sanayiye kavuşturmak için Amerika ile bir dizi müzakerelere başladı. Suud rejiminin bu isteğinin maliyeti ABD medyasının tahminlerine göre 80 milyar dolar kadardır ve Riyad’ın talep ettiği nükleer santralin sayısını göre artma ihtimali de bulunuyor, fakat bu arada ciddi bir sorun söz konusudur. Suud rejimi yapılacak anlaşmanın bir maddesi ihtiyaç duyulan nükleer yakıtın S. Arabistan içinde üretilmesini öngörmesini istiyordu. Oysa bu talep Amerika’nın başta 123 sayılı kanunu olmak üzere başka ülkelerle nükleer iş birliği meselesine aykırıydı. Üstelik Riyad’ın 2017 yılından bu yana bu konu üzerinde ısrarla durması Amerikalı yetkililerinin Suud rejiminin nükleer yakıt sirkülasyonunu elde ederek nükleer silah üretmek istediği yönünde kaygılarını arttırdı.

S. Arabistan’la ilgili esas kaygılardan  biri bu rejimin UAEK ile iş birliği yapmaması ve bir başka kaygı da Riyad’ın özellikle Muhammed bin Salman veliaht prensi olduktan sonra bölgede dış politika bağlamında istikrarsızlığa yol açan tutumudur. Muhammed bin Salman son yıllarda Batı Asya bölgesini istikrarsızlığa sürüklemek ve Fars körfezi bölgesinde gerginlikleri tırmandırmakta önemli rol ifa etti. Suud rejimi 1998 yılında NPT anlaşmasını imzaladığı ve onayladığı halde halâ ek protokolü ve nükleer silah deneylerini yasaklayan konvansiyonu imzalamadı. Bu yüzden bu rejimin nükleer teknolojiye kavuşması bölge ve dünya güvenliği için ciddi tehdit oluşturacağı kesindir.

ABD kongresi gözetleme komisyonunun 2019 raporu hatta Amerika içinde bile Trump yönetiminin sırf mali rant için Suud rejimine nükleer silah üretiminde kullanılan hassas teçhizatı gizlice vermesinden kaygı duyulduğunu ortaya koydu.

ABD kongresi gözetleme komisyonu 2019 yılında 25 sayfalık raporunda Trump’a yakın adamların görüşmeleri ile ilgili topladığı bilgileri S. Arabistan’a nükleer teknoloji transferi hakkında karar vermek üzere kongreye sundu. Raporda Trump yönetiminin bu rejime ileri teknoloji hassas teçhizatı vermesinden kaygı duyulduğu vurgulandı.

 

 

Görüşler