Nisan 06, 2018 19:03 Europe/Istanbul

Almanya'nın Munster kenti, 11 ila 13 Eylül tarihleri arasında çeşitli dinlerin temsilcilerinden yaklaşık 3 bin kişiye, barış konusu ekseninde diyaloglara ev sahipliği yaptı.

Dinler arası diyalog,  çeşitli dinlerin tanıtımı ve günümüzün karmaşık ve huzursuz dünyasında dinler arası ortaklıklara vurgu yapılması için en önemli çalışmalardan biridir.  Tüm dinler insanları iyiliğe davet ve kötülüklerden sakındırmaya çalışıyor.  Tüm dinlerde hayır ve şer iki anahtar sözcüktür. 

Semavi olan ve olmayan dinlerin yaklaşık tümü,  bu konuda ortak görüşe sahiptir. Fakat her din de kendi öğretilerine dayanarak hayır ve şerri tanıtmak ve kendi izleyenlerini iyi amelleri teşvik ve kötü hareketlerden sakındırmaya  davet için çeşitli yolları vardır. Hz. Muhammed-saa- Yüce Allah'ın son Peygamberi’dir ve ondan önceki semavi kitaplar Muhammed-saa-  adında bir Peygamberin zuhur edeceğini müjdelemiştir. Aslında Hz. Muhammed’in  -saa- halkı mükemmel bir din olan İslam'a davet etmesi,  İslam dininin diğer tüm dineri tamamladığını gösteriyor. 

Yüce Allah insanların hidayeti ve onları iyi amele davet etmek için,  insan yaşamının sadece bu dünya ile sınırlı olmadığını ve ebedi hayatının bir başka dünyada olduğunu insanlara duyurmak için peygamberleri göndermiştir. İnsanın o dünyada nasıl bir konumu olacağını ise, onun bu dünyadaki davranışları belirliyor. Tüm semavi Peygamberler ve Nebiler ortak bir hedefle görevlendirildiler ve bulundukları dönemde yaşayan insanların algı kapasitesine göre ilahi mesajı onlara ilettiler. Burada dinlerin hakkaniyeti hakkında konuşmak istemiyoruz ve hedefimiz İslam ve diğer dinlerin öğretilerini anlatmak veya karşılaştırmak değildir.

 Fakat hiçbir semavi olan veya olmayan dinlerin öğretilerinde, şiddet ve aşırıcılıkla kendi inanışlarını başkalarına dayatma gibi bir davet, söz konusu değildir. Eğer Bazı insanlar  bazı dini öğretilere dayanarak şiddete ve aşırıcılığa yöneliyorsa, Kendi düşüncelerini meşrulaştırmaktan başka hedefi olamaz.  Bu yüzden bir grubun belirli bir din öğretilerinden şiddet ve aşırıcılık davranışları ve algıları nedeni ile söz konusu din, diğerleri tarafından  saldırıya maruz kalmamalı ve insanlar korkuya kapılmamalı.

Tabii bu konuda bir istisna söz konusudur ve o da İslam dini ile ilgilidir.  İslamofobi kelimesi batının siyasi ve medya edebiyatının yaygın bir kelimesidir.  Başka hiçbir din ile ilgili böyle korku ve dehşet ortamı yaratılmamıştır. Fakat İslamofobi ve İslam düşmanlığı için İslam dinine karşı büyük siyasi amaçlar ve saikler mevcuttur. İslamofobi, İslam ve Müslümanlara karşı akıldışı ayrımcılıklar, önyargılar ve korkuyu anlatan bir terimdir. İslamofobi tabiri, batı dünyasında yaşayan veya yaşamayan tüm Müslümanlar ve İslam dünyasının batı kültür ve medeniyeti ve halkı için bir tehdit ve tehlike kaynağı şeklinde telakki ediliyor. Genel olarak İslamofobi, İslam'ın diğer dinler, mezhepler ve kültürlerle Hiçbir ortak  yönü olmadığı; sabırsız, gerici ve şiddet yanlısı bir din olduğu; İslam uygarlığının Batı medeniyetine oranla daha düşük bir seviyede bulunduğu bir din olmaktan ziyade siyasi bir ideoloji olduğunu anlatıyor.

Bu anlayışa göre Müslümanlar her zamanı Batı kültür ve milli değerlerini tehdit eden unsurlar olarak tanıtılıyor. Batı hükümetleri ve medyası da bu yanlış düşünceyi belgelemek ve yaymak için İslam'ın barış ve adalet yanlısı öğretileri yerine IŞİD gibi tekfirci ve terörist grupların cinayet ve şiddet eylemlerini örnek göstererek geniş çapta yaymaya çalışıyorlar. Onlar dünya ve batı toplumunda İslamofobi ve İslam düşmanlığını oluşturmakla büyük hedefler amaçlıyorlar. Maalesef hükümetlerin ev sahipliğinde düzenlenen dinlerarası konferanslarda, dinlerle ilgili yanlış ve gerçek dışı düşünceleri silmek ve görüş teatisi hedefi yerine, diğer semavi dinlerin temsilcileri arasında daha çok batılı yetkililerinin İslam’dan yanlış inançları ve düşünceleri yayılmaya  çalışılıyor.

Almanya'nın dinlerarası Munster Konferansı da bu büyük hasardan nasibini aldı.  Konferansın açılış konuşmasını yapan Almanya Başbakanı Angela Merkel tüm dinler temsilcileri ve kiliselerden,  insanlık düşmanı gruplar tarafından dinlerin suiistimal edilmesine  karşı tutum sergilemelerini istedi. Merkel şöyle konuştu: dinler barışın gerçekleşmesinin garantörüdür ve bu yüzden bir dinin ismi, savaş ve şiddeti haklı çıkarmak için bir sebep olamaz.

Almanya Başbakanı yaptığı konuşmada  Batı dünyasının dünyada terörizm ve aşırıcılığın yayılmasındaki rolüne hiç değinmedi. Dünyada birçok radikal ve aşırı akım kendi cinayetlerini  meşrulaştırmak için dini suiistimal ediyorlar; fakat bu aşırı akımlar kendiliğinden şekillenmiyorlar. Terörist ve aşırı akımların faaliyet alanları ise, tüm iddialarına rağmen hiçbir uluslararası hukuku tanımayan, ahlaki ve insani ilkelere bağlı kalmayanlar tarafından oluşturuluyor.  Birçok İslam ülkesinde mevcut olan güvensizlik ve istikrarsızlık durumu Batılı hükümetlerin siyasetinin sonucudur.

Dünya ve batı toplumunda İslam'ın şiddet yanlısı ve aşırıcı bir din olduğunu yayan ve İslam'ın çehresini zedelemeye çalışan başlıca aktör, batı dünyasıdır. Onlar Müslümanların aşırı eylemlere kurban gittiği zaman olaya çok pasif bir şekilde yaklaşıyor, her türlü tepkiden kaçınıyorlar, fakat IŞİD  ve El Kaide gibi katiller İslam adıyla şiddet ve cinayet işledikleri zaman olaya geniş bir şekilde yer vererek, büyük alanda yansıtmaya çalışıyorlar. Batı dünyasının Myanmar’da Rohingyalı Müslümanlar, feci bir şekilde soykırıma uğratılmasına gösterdiği tepki,  işte tam da Batı medyası ve hükümetlerinin bu çelişkili davranışının en bariz örneğidir. 

Batı dünyasında hükümetler ve dev medya kuruluşlarının Rohingyalı mazlum ve savunmasız Müslümanlara karşı işlenen soykırım, kadınlara tecavüz , çocukların öldürülmesi, Müslüman erkeklerin çarmıha gerilmesi, onların diri diri yakılması ve Myanmar’ın en büyük azınlığı olan Rohingyalı Müslümanları vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmasına karşı sessizlikleri batının soykırım, apartheid,  radikalizm ve terörizme karşı çifte standartlarını gözler önüne seriyor.  Batılı hükümetler Nobel Barış Ödülü sahibi olan Ang San Suchi'den  Rohingyalı Müslümanlara yönelik katliamı durdurması  için  talepte bulunmak  bile istemiyorlar.

Şimdi sorulması gereken soru şu " acaba Rohingyalı Müslümanlar yerine Hristiyanlar ve Yahudiler’e karşı böyle bir cinayet işlenmiş olsaydı, batılı hükümetlerin tepkisi aynı mı olurdu? Veya Ang San Such'iye  verilen  Nobel Barış Ödülünü savunacak olur muydu?

Görüşler