Oct 23, 2019 14:36 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Operasyona gerek kalmadı, YPG çekildi

Yenişafak:

Yıl sonuna kadar faiz indirimi kesin

Yeniasya:

Hukuka güven yoksa, düzen olmaz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Esfender Korkmaz, 22 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “vergilerimiz siyasi popülizm için mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Aslında, vergi sisteminin değişen üretim ve ticaret şartlarına uyumlu olması, bozucu etkilerinin olmaması gerekir. Söz gelimi istihdam üzerindeki ağır yükler, istihdamı engelliyor, kayıt dışı istihdamı artırıyor ve emek yoğun yatırımları önlüyor. Bu nedenle bozucu etkileri fazla olan bir yüktür.

Şimdi Maliye'nin yeni bir vergi tasarısı hazırladığı anlaşılıyor. Bu yeni tasarı ile ilgili olarak  gelir vergisi son diliminin yüzde 35'ten yüzde 45'e çıkarılacağı haberi  var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu sene, GSYH'da küçülmeden dolayı vergi gelirleri reel olarak düştü. Hükümet cezaları artırdı. Ne var ki cezalarla devlet bütçesinin yürütülmesi zaten mümkün değildir. Şimdi anlaşılıyor ki vergi gelirlerini vergi oranlarını değiştirerek bütçeye yeni kaynak sağlamak istiyor.

Gelir vergisi gibi bazı dolaysız vergilerin artması, vergi adaleti açısından uygun olabilir. Ancak eğer amaç vergi gelirlerini artırmaksa ters teper.

2. Vergilerin çok sık değişmesi de vergi bilincini olumsuz etkiliyor. Maliye literatüründe bir söz var; ''Eski vergi iyidir''. Zira başta karşı da olsalar, mükellefler zaman içinde vergiyi öğreniyor. Alışıyor. Vergiye karşı direnç azalıyor. Yeni vergi veya vergi oranlarını artırması vergiye olan tepkiyi artırır.

3. İsveç, Norveç, Danimarka gibi ülkelerde gelir vergisi oranları yüksektir, fakat bu ülkelerde kamu hizmetleri de yüksektir.

Anayasamıza göre, vatandaşın vergi ödevi var... Buna karşılık devletin de kamu hizmeti yapmak ödevi var. Genel anlamda toplum vergi verir... Devlet de topladığı vergi ile hizmet yapar.

Vergi bir yüktür... Kimse güle oynaya vergi vermez... Bu yüzden vatandaşa verdiği vergiye karşılık kamu hizmetlerinin yapıldığını iyi anlatmak veya göstermek gerekir... Tersine verdiği vergi ile hizmet yapılmıyorsa vergi mükellefi vergiye karşı tepki duyacaktır... Vergiye karşı direnç gösterecektir.

Vergi bilincinin gelişmesi için, mükellefin kamu hizmetlerinin kendisi için vazgeçilmez olduğu gerçeğini iyi bilmesi ve yapılan hizmetin doğru yapıldığına inanması gerekir. Bütçe, popülizm bütçesi olunca, devlet parti devleti olursa elbette vatandaşa giden kamu hizmetleri aksar. Hizmet alamayan vergi mükelleflerinde vergi'ye karşı tepki oluşur.

Bu günkü siyasi iktidarın vergi politikası da güne ve ihtiyaçlara göre değişiyor. Şimdi vergi gelirlerinin düşmesinin iki nedeni var… Bir… Ekonomide durgunluk… İki… Siyasi iktidarın sık sık yaptığı vergi afları ve vergi gelirlerini siyasi popülizm için kullanılması nedeniyle vergiye karşı direnç oluşması.

Vergi mükellefi; "Ben ayağımı yorganıma göre uzatıyorum... Devlet de aynısını yapsaydı... Eğer devleti yönetenler, bunu yapmamış ve ödenen vergileri popülizm için kullanmış, yine siyasi arpalıklar oluşturmuşsa ve hiç kimse de bunun hesabını vermiyorsa, başka bir ifade ile 'yapanın yanına kâr kalıyorsa' o zaman yeni ödeyeceğim vergiler de aynı şekilde kullanılacaktır" diye düşünür ve vergi vermemek için direnir.

…***

Faruk Çakır, 22 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Depreme kim hazır?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Nihayet bir sanayici çıkıp herkesin bildiği ama bilmezden geldiği gerçeği ilan etti: Türkiye depreme hazır değil.

Anadolu illeri ziyaretleri kapsamında İstanbullu sanayiciler, Şanlıurfa ve Gaziantep’i ziyaret etmiş. Şanlıurfa ziyareti kapsamında gündemle ilgili değerlendirmelerde bulunan İstanbul Sanayi Odası (İSO) Başkanı Erdal Bahçıvan, depreme hiç kimsenin hazır olmadığını, sanayinin de bunlardan bir tanesi olduğunu belirtmiş ve şöyle demiş: “Depremle ilgili öz eleştirimizi yapmak, yapabileceklerimizi öne çıkarmak adına İSO olarak, sorumluluğu güçlü bir şekilde almaya kararlıyız.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İstanbul’daki tüm sanayi firmalarının hakikaten samimi ve sağlıklı bir check-up’ının yapılması gerek. Bu check-up neticesinde uygun olmayan firmaların da çok hızlı bir şekilde dönüşümlerinin yapılması lazım. Her sektörün kendi öz eleştirisini en sağlıklı şekilde yapması gerek. Bu konuda artık üç maymunu oynama dönemimiz bitti.” (AA, 20 Ekim 2019)

Deprem konuşulduğunda ekseriyetle evler ve mahalleler tartışılıyor. Elbette bunlar önemli, ancak milyonlarca insanın çalıştığı sanayi tesisleri ve fabrikalar var. Allah muhafaza etsin, bir deprem anında bu binaların durumu ne olacak? Fabrika binalarının kaçı depreme dayanıklı olarak inşa edilmiş durumda? 

Ekonomideki hal ve gidişi de yorumlayan Bahçivan’ın, bu husustaki tesbitler de şöyle: “Türkiye’nin geçmiş olan kayıpları toparlaması için daha zamana ihtiyacı var ama son bir yıldır yaşadıklarımız içerisinde bugüne baktığımız zaman bardağın dolu tarafında en azından işaretleri, tünelin ucundaki ilk ışıkları görmeye eylül ayında başladık. (...) İnşaattan beslenen bir yüzde 6-7’lik büyüme yerine kaliteli, nitelikli bir imalat sanayisinden beslenen yüzde 2- 2,5’luk büyümeyi tercih ederim. Sanayici olduğumdan değil, ülkenin istikrarı ve huzuru için tercih ederim. Artık çok büyük, devasa büyüme rakamları yerine, bizi belli bir vadeden sonra farklı dar boğazlara ve farklı açmazlara sokmayacak nitelikli bir orta boy büyüme, Türkiye için daha tercih edilebilir bir ekonomik model olarak öne çıkmalı. Büyümeyi nereden oluşturacağımız noktasında vereceğimiz kararlar, büyüme rakamından çok daha önemli.” 

Türkiye’yi idare edenler de muhtemelen bu değerlendirmelere itiraz etmeyecekler. Çünkü sanayi siteleri ya da fabrika binalarının ‘depreme karşı tam güvenilir’ olduğunu onlar da iddia etmez. O halde yapılacak iş bellidir: Depreme karşı mümkün olan her türlü tedbiri almak. Bu noktada bir gün bile gecikmek hatadır.

Madem depremin ne zaman ve ne şiddette olacağını bilemiyoruz, o halde eğitimden başlayarak her noktada alınabilecek tedbirleri almak ilk işimiz olmalı. Sonra dövünmemek için bunu yapmak şart vesselam.

…***

Reşat Nuri Erol, 22 Ekim tarihli Milli gazetede, "İstihdam Kooperatifleriyle işsizliği %2 düşürmek"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Başlık çok iddialı gelebilir ama yazıyı okuduğunuzda hiç de öyle olmadığını, “o zaman ne duruyorsun, helva yapsana” dediğinizi duyar gibiyim. “Kooperatif meselesi, memleket meselesi” mottosu, sloganı, parolası boşuna değil. Kooperatifi, kooperatifçiliği doğru anlayıp uyguladığımızda, mevcut beşeri sermayemizle yapamayacağımız, aşamayacağımız engel yok.

Konu ile ilgili iddialı ama gerçekçi ana girizgâhımız bu kadar, açıklamalara geçelim."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor.

 …***

Kooperatif Nedir, Nasıl Anlamamız Gerekir?

Kooperatif, ortak amaçlarını gerçekleştirmek için bir araya gelen kişiler tarafından kurulan ve yönetilen, hem ekonomik hem sosyal amaçları olan bir örgütlenme modeli, bir yönetim modeli, hukuk sistemimize göre de bir ortaklık türüdür.

Kooperatifler ne şirketler gibi yalnızca ekonomik amaçlı, ne de dernekler gibi yalnızca sosyal amaçlı kuruluşlarıdır; hem ekonomik hem de sosyal amaçları aynı anda bünyesinde barındıran, oldukça sofistike teşekküllerdir.

Özünde “karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve kefalet” modeliyle çalışan bir işletme modeli olarak kooperatifleri, toplumdaki genel kanaatin aksine onlarca “tür” altında değerlendirmek yerine;

1- Mal ve hizmet arzı ve pazarlaması alanında çalışan kooperatifler (üretim ve pazarlama, tarımsal amaçlı olanlar, yapı kooperatifleri bu gruptadır)2- Mal ve hizmet talebi ve tüketimi alanında çalışan kooperatifler (tüketim ve enerji kooperatifleri vb).

3- Finansal alanda çalışan kooperatifler (sigorta, banka, kefalet kooperatifleri vb)

Olarak üç grup faaliyet alanında derlemek daha doğrudur.

Dolayısıyla, ülkemizde şu anda yürütüldüğü gibi 40-50 tür kooperatif diye bir şey yoktur; böyle olması zaten konuyu anlamadığımızı da göstermektedir.

Kooperatiflerin gerek kendi aralarında gerekse devlet ile ortak çalışması sosyal faydayı ve ekonomik refahı artırmada en etkili yoldur. Günümüzde ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sorunlar ve de devletin sahip olduğu kaynaklar ile toplumun sorunlarının hepsine çözüm getirmek mümkün değildir. Halkın ve yerel yönetimlerin de bu sorunların çözümünde harekete geçmesi gereklidir.

 

Etiketler

Görüşler