Nov 17, 2019 13:08 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Aydınlık: Ekonomi dipte sürünüyor

Cumhuriyet:

FETÖ davaları yanlış eksene oturtuluyor

Karar:

Dar gelirliler için 100 bin ev

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Yıldırım Koç, 16 Kasım tarihli Aydınlık gazetesinde, “İşçiler arasında dayanışma”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İşçiler görmüş geçirmiş, kısa vadeli çıkarlarını çok iyi bilen, son derece ihtiyatlı insanlardır. Özellikle ekonomik krizin derinleştiği ve işyerlerinde hissedilmeye başlandığı dönemlerde bu ihtiyatlılık daha da artar. 20 yıl önce işçilerin kredi kartı ve tüketici kredisi borçları çok çok azdı. İşsizlik düzeyi de bugüne göre daha düşüktü. İnsanlar o dönemlerde bu kadar ihtiyatlı değillerdi. Şimdi hem işsizlik yüksek ve daha da artıyor; hem de kredi kartı ve tüketici kredisi taksitleri insanları ciddi biçimde sıkıntıya sokuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu koşullar, insanları diğer işçilerle dayanışma konusunda da daha ihtiyatlı olmaya yöneltiyor. Ancak böyle yaptıklarında kendi ayaklarına kurşun sıkmış oluyorlar.

İşverenler örgütlüdür. Örneğin, bir organize sanayi bölgesindeki işverenler, işyerlerinin birinde başlayan sendikalaşma girişimine karşı ortak tavır alabilir. İşverenler genellikle kısa vadeli çıkarlarının yanı sıra orta ve uzun vadeli çıkarlarını da dikkate alarak adım atarlar. Bu nedenle de işçilerinin davranışlarını yakından izlerler. İşçilerin genellikle bundan haberi bile olmaz. Her işyerinde işveren ispiyoncusu işçiler vardır. İnsan kaynakları yöneticileri, bu ispiyoncular aracılığıyla, işyerinden kaç işçinin, örneğin, sendikanın çağrısı üzerine 1 Mayıs mitingine katıldığını, kaç işçinin yakındaki bir işyerindeki direnişe destek vermek amacıyla aralarında para toplayıp direnişçileri ziyaret ettiğini, işçilerden birinin cenazesi veya düğünü olduğunda işyerinden kaç işçinin buraya gittiğini, vb izler. Böylece, işçiler arasındaki birlik beraberliği, farklı işyerlerindeki işçiler arasındaki dayanışmayı değerlendirir. Birlik beraberlik ve dayanışma varsa, işçi haklarına daha saygılı davranmak zorunda kalır. Birlik beraberlik ve dayanışma yoksa, işçilerin haklarını kısıtlamaya daha kolay yönelir. Bu nedenle, bir işyerindeki işçiler arasındaki dayanışma ve bir işyerindeki işçilerle diğer işyerlerindeki işçiler arasındaki dayanışma, işçilerin gücünü artıran en önemli etmenlerdendir.

Günümüzün en önemli görevlerinden biri, hem işyeri içinde, hem de işyerleri arasında işçi sınıfı dayanışmasının geliştirilmesi ve güçlendirilmesidir.

“Bugün bana, yarın sana”dır. Ekonomik kriz tüm işkolları ve işyerlerindeki işçileri etkiler. Bu etki bazı işyerlerinde daha geçtir. Bazı işyerlerinde de daha azdır. Ancak eninde sonunda tüm işçiler etkilenir. Buna göre, işçiler arasındaki dayanışmanın sendikalar tarafından sistemli bir biçimde teşvik edilmesi, hakların ekonomik kriz koşullarında da korunabilmesinin önşartıdır. Her işyerinde birçok etnik kökenden, inançtan, siyasi görüşten, meslekten, vb. işçi vardır. Ekmek ve hak kavgası, herkesi birleştirir. Bu birleşme sürecini, bilinçli müdahalelerle hızlandırmak ve güçlendirmek öncelikli olarak sendikaların görevidir.

…***

Faruk Çakır, 16 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Fakirlere yardım, ama nasıl?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye istese de istemese de hak, hukuk ve adalet sahasındaki sıkıntılar bir şekilde önüne geliyor ve bu meseleler âcil çözüm bekliyor. En büyük düşmanlar arasında yer alan ‘cehalet, fakirlik ve ihtilâf’ları  bertaraf etmek için de iyi işleyen bir hukuk sistemine ve adalete ihtiyaç var. “Hukukun üstünlüğü, dürüstlük, şeffaflık ve hesap verebilirlik”i öncelikli değerler olarak ilân eden “Daha İyi Yargı Derneği” kamuoyunu sarsan intiharlar ile ilgili olarak bir değerlendirme yapıp kamuoyuna açık bir ‘mektup’ yayınlamış. İntiharları önlemek için de ‘adalet, hukuk ve kişisel iflâs gerekir’ denilen açıklama bilhassa idareciler nezdinde dikkate alınmalı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Açıklamada özetle şöyle denilmiş: “‘Komşu aç iken tok uyunmaz!’ sözünde övünen Türkiye, bugün kendini öldürmeyi seçen fakirlerine karşı vahşi işleyen bir düzene kendini kaptırmıştır. Emekli maaşı  haczedilen aç ve işsiz emeklinin Kızılay’ın göbeğinde kendini yakması, günde birkaç somun ekmek almaya yeten ‘üç kuruş’ maaş 21 icra dosyasından haczedilen Fatihli 4 kardeşin siyanür içerek intiharı ve hemen ardından Antalya’da 4 kişilik bir ailenin siyanür şüpheli toplu ölümünden geride kalanlarımızın hepsi, özellikle de bu sorunlara aklı eren, gücü yeten ve bugüne kadar çözüm üretmemiş olan herkes, suçludur!

Açlık sınırı altındaki gelirlerin haczedilmesi yasaklansın! Standart ve altı konutlarda, haciz işlemi yapılması tümden yasaklansın. Geri ödemeye yeterli geliri olmayanlara kredi verilmesi yasaklansın. Âciz hale düşen borçlular kişisel iflâs ettirilsin; icra takipleri düşürülsün. Belediyeler ve valilikler mahallelerindeki âcizleri tesbit etsin; asgarî barınma ve idame ihtiyaçlarını kamu kurumları karşılasın. Elektrik, su, ulaşım ve haberleşme gibi medeniyet gereği hususlarda asgarî insanî standartlar belirlensin; bedelsiz olarak verilmesi sağlansın. STK’ların da katılımıyla oluşturulacak Fakirlik Örgütü; en düşük gelir grubunun sorunlarını belirlesin; asgarî medenî yaşama standardını elde etmeleri için çözüm önerileri geliştirsin.” (dahaiyiyargi.org, 11 Kasım 2019)

Bu ve benzeri çağrılar, teklifler ve tavsiyeler mutlak surette gündeme alınmalı ve takip edilmeli. Bunca yıl sonra ‘sürpriz fakirler’in ortaya çıkması, iyi bir araştırma ve inceleme yapılmadığına delil değil mi?

Yaşadığımız ve Türkiye’deki sistemi anlatmaya aday bir bilgiyi tekraren paylaşmakta fayda var: Geçen yıllarda muhtaç bir komşumuzun durumunun araştırılması ve yardım yapılması için bir tanıdık vasıtasıyla belediyeye ‘haber’ gönderdik. Şöyle bir cevap gelmişti: “Yardım almak isteyen kişi, aile hangi ilçe teşkilâtımıza kayıtlıdır, belgesiyle gelsin!”

Fakirlere yardım için dahi siyasî tarafgirlik belgesi isteyen bir sistemin dertlere çare olması mümkün mü?

…***

Mehmet Faraç, 16 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Çok ürkütücü bir alarm!.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Toplumun çeşitli katmanlarında şiddet içeren reflekslerde çok şaşırtıcı ve dehşet verici değişimler yaşanıyor...Kendi içindeki sosyal bunalımları, ekonomik çıkmazların cenderesinde kangrenleştiren bir siyasal ortam dayatıyor bu değişimi...Siyasal sistemin, yanlış ekonomik politikaları örtbas için topluma dayattığı baskılarla büyüyen işsizlik, geçim sıkıntısı ve pahalılık çıkmazı, yaşanan kaos ortamının en büyük gerekçeleridir...Ve bir de yokluk içinde ayakta durmaya çalışan insanlar, vergi baskısıyla bunaltılınca, işte şiddet içeren refleksler şaşırtıcı biçimde yön ve yöntem değiştiriyor..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Son yıllardaki olaylara dikkat ettiniz mi; toplumun kendi sıkıntılarını aşmak için gösterdiği refleksin içinde büyüyen şiddet, en çok bireyin kendisini ve yakın çevresini vuruyor, yaralıyor, hatta öldürüyor!..

Neler mi yaşanıyordu geçen aylarda Türkiye'de?.. Tarihte görülmemiş biçimde cinayet vakaları toplumu sarsarken, bir yandan da kadına yönelik şiddet ve cinayetlerde de ne yazık ki patlama oldu...

"Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu"na göre, 2018 yılında 440, 2019'un ilk 6 ayında ise 214 kadın öldürüldü...

Ancak geçim sıkıntısı, işsizlik gibi sosyal bunalımlardan kaynaklanan sıkıntılar yalnızca aile içerisinde kanlı olaylara yol açmıyor, diğer taraftan ülkenin neredeyse her bölgesinde başta "pompalı" tüfekler olmak üzere, silahlarla gerçekleştirilen eylemler aileler ve aşiretler arasında büyük çatışmalara da neden oluyor...

Ne yazık ki bireyin direkt kendisini vuran ve karşısındakini de hedef alan eylemler bunlardan ibaret değil...

Toplu taşıma araçlarında kadın-çocuk demeden saldırılar, apartmanlarda-sitelerde komşu kavgaları, trafikte kadınları da hedef alan maganda vakaları, en küçük tartışmanın kan davasına yol açtığı çatışmalar ve ihtilaflarla yaşanan cinayet vakaları sıradan-basit anlaşmazlıklardan kaynaklanmıyor...

Tüm bu olayların kökeninde, en büyük gerekçe olarak hiç kuşkusuz geçim sıkıntısı, ağır vergilerin yol açtığı buhranlar, toplum psikolojisinin bozulması, işsizlik, enflasyon, iflaslar ve sosyo ekonomik çaresizlikler de var...

Peki; yazının başında, "toplumun çeşitli katmanlarında şiddet içeren reflekslerde çok şaşırtıcı ve dehşet verici değişimler yaşanıyor" derken, neye dikkat çekmek istedik?..

İşte bu sorunun cevabı, bireyi ve toplumu vuran şiddet olayları dışında, çok daha tehlikeli bir toplumsal trajediyi de gözler önüne seriyor...

Son olaylar dehşet verici, ürkütücü ve ardı ardına yaşandığı için de çarpıcı bir olaylar silsilesinin ne yazık ki "salgın"a dönüşmesi gibi!..

Evet; neler oluyor bu ülkede?.. Bu ülkenin kentleri, mahalleleri, ücra köşelerindeki apartmanları ve yoksul gecekonduları hangi vahşetlere mekan oluyor?..

İnsanlar içinde bulundukları derin buhranları aşamazken; yoksulların borç batağında ve kredi çıkmazında, elektrik borçlarını ödeyemedikleri için karanlıkta yaşamaya zorlandıkları evlerde ne tür vakalar yaşanıyor?..

Bu toplumun bireyleri, insanı sarsan sıradan intihar vakalarından kendilerini ve ailelerini aynı anda yok eden toplu intihar dehşetine nasıl mahkum olabiliyor?..

5 Kasımda; İstanbul-Fatih'te, elektrik borcu nedeniyle karanlıkta, açlık ve sefalet çıkmazında yaşamaya çalıştıkları bir virane apartmanda, 4 kardeşin kendilerini siyanürle ölüme sürüklemesinin nedeni ekonomik çıkmazlardı...

Etiketler

Görüşler