Şubat 16, 2020 13:46 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniçağ: İşsiz gençlik baba parasına muhtaç

Cumhuriyet:

İşsizlik ödeneğine 2 milyon başvuru

Milli gazete:

Hamas sözcüsü Millî Gazete'ye konuştu: Filistin ümmetindir!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Cevher İlhan, 15 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Ekonomi iyi gidişte” imiş!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kamuoyunun deprem musîbeti ve hazırlık tartışmaları, çığ felâketi, uçak kazası ve Suriye ile savaşın eşiğine getiren İdlib çıkmazı vartasında, Cumhurbaşkanı’nın partisinin grubunda “Türkiye 2019’da batacak dolar 10 lira, enflasyon yüzde 30 olacak, hazinemiz tökezleyecekti. Ne oldu bunların hiçbiri oldu mu? Açıklanan her gösterge daha iyiye gidişi gösteriyor” övgüsü dikkat çekici.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Doğrusu, 9 milyona yakın vatandaş asgarî ücretin altında kalan açlık sınırının altında, 16 milyonu açlık sınırında, 48 milyon “yoksulluk sınırı”nda kalırken, yeni zamlarla yeni ve ek vergilerin dayatılırken ve Hazine ve Maliye Bakanı’nın “tarihî bir başarı”dan dem vurması gibi Cumhurbaşkanı’nın “ne döviz kuru patladı ne piyasalar karıştı” sözleri çarpıcı. Yani, siyasî iktidar, doların 6 lirayı, euronun 7 lirayı aşmasını “başarı” sayıyor. 

Batık kredi miktarı 139 milyar liraya ulaşırken, sadece kredi kartı borcu yüzünden 3 milyon vatandaş yasal tâkibe düşerken, icralıkların sayısı 21 milyonu aşarken iktidardakiler hâlâ “ekonominin iyi gittiği” propagandasını yapıyor; ve bu durum, gündemi manipüle eden, “doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösteren” politikanın açık tezâhürü oluyor. 

Bilindiği gibi enflasyonda son on beş yılın rekorunun kırıldığı vetirede Hazine ve Maliye Bakanı, “En kötüyü geride bıraktık” demiş, “Ekim’le birlikte, Kasım ve Aralık’ta temel parametrelerde doğal dengelenmeyi ve toparlanmayı beraberinde getirecek” müjdesini pompalamıştı. 

TÜİK’in -tüketici fiyat endeksi (TÜFE)’de- Ocak ayı enflasyonunu yüzde 12.15’te göstermesi pek sahici gelmezken, yine gerçek enflasyonun açıklanan “resmî enflasyon”u katladığı, yatırım, sanayi - üretim ve istihdamdan yoksun ekonomik krizde yine rakamlara takla attırıldığı ortaya çıkıyor.

Tesbitlere göre, oranları aşağı çekmek için enflasyon sepetinde “güncelleme” adı altında çarpıtmalarla enflasyon düşük gösterilmiş. Mal ve hizmetlerde “en çok tüketilen ve fiyat artışları vatandaşı en çok etkileyen grupların etkisinin azaltılıp gıda grubunun yüzde 23.29 olan ağırlığı yüzde 22.77’ye düşürülmüş. “Halkın sepeti”ne girenle “enflasyon sepeti”ne giren çok farklı…

Keza muhalefet milletvekillerinin Meclis’e sundukları soru önergeleriyle benzin, otoyol, köprü ücretleri gibi ulaştırma, elektrik, konut, doğalgaz ve kira ile giyim ve ayakkabı gruplarıyla ev eşyası grubunun enflasyon sepet ağırlığının numaralarla aşağı çekilmiş.

Özetle, gerçek enflasyon yükselirken, kâğıt üzerinde enflasyon düşük gösterilmiş; “iktidarın enflasyonu” ile alım gücü düşen “vatandaşın enflasyonu” arasındaki uçurum daha da artmış. 

…***

Remzi Özdemir, 15 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Banka lobisi ayaklandı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Son bir ayda iktidar bankalarla ilgili önemli kararlar aldı. Haksız ve rekabetsiz sigorta zorlamalarına karşı iki büyük bankaya milyonluk cezalar verildi. Son olarak da bankaların vatandaşlardan ve şirketlerden aldığı binlerce kalem masrafı yasakladı. Merkez Bankası ve BDDK'nın aldığı bu karar 1 Mart tarihinden itibaren geçerli olacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Özellikle özel bankalar son bir haftadır adeta ayaklandı. Bu kararın karlarını düşüreceğini açık bir şekilde ifade etmeseler de kapalı kapılar ardından kulislerde haykırıyorlar.

Bazı ekonomi yazarları ise kararın siyasi olduğunu söylüyorlar.

Bu karar siyasi veya değil buna yine girmeyeceğim. Son 10 yıldır bu masrafların haksız yere alındığını yazıyorum. O kadar çok dile getirdim ki! Ortada tek bir siyasi karar var bana göre o da bugüne kadar bu yasanın çıkartılmamasıdır.

Bu kararın Türk halkına ve şirketlerine ne getireceğini tek tek yazıyorum. Kararı siz verin.

BDDK ve Merkez Bankası'nın kararından önce:

-Bankalar dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan masraflar alıyordu. Toplam 2 bin 400 adet masrafı vatandaştan tahsil ediyordu. Öyle ki, artık şubeye girmek bile paralı olacak hale gelmişti.

Yeni düzenleme ile bu masraf sayısı sadece 50'ye düşürüldü.

- Bir şubeden bir başka şubeye havale ve EFT masrafı kontrolden çıkmıştı. Dönemin ekonomiden sorumlu bakanı bile bu konuda şikâyet etmişti. Taksi ile gidip parayı o şubeye yatırmak bile daha ucuz hale gelmişti. Bankalar havale ve EFT'de masrafı 2 bin liraya kadar çıkarttılar. Oysa bankalar, Merkez Bankası üzerinden gerçekleştirdiği bu işlem için sadece 25 kuruş ödüyor.

1 Mart tarihinden itibaren bankalar havale ve EFT için 1 lira ile 100 lira arasında bir ücret alacak.

-Bireysel müşterilerden alınmayan hesap işletim ücreti esnaf ve ticaret şirketlerinden alınıyordu. Bu ücret bankaya ve müşteriye göre değişiklik gösteriyordu. Bazı bankalar aylık 200 liraya kadar hesap işletim ücreti aldı. Şimdi bankaların bu ücreti alması yasaklandı.

- Özellikle şirketlerin en çok canını yakan masraf ve komisyon ise kredi erken kapama komisyonu olarak karşımıza çıkıyordu. Bir esnaf ya da ticari işletme bankadan aldığı 100 bin liralık kredisini erken kapatmak istediğinde 20-30 bin lira komisyon talep ediliyordu.

Artık bu komisyona sınırlama getirildi. Bankalar kredi erken kapama ücreti olarak sadece yüzde 1 ile 2 arasında bir ücret isteyebilecek.

-Dünyanın başka bir ülkesinde olmayan bir başka ücret ise geçmiş dönem alacağı. Bir esnaf bankadaki hesabını aylarca kullanmasa bile bir gün oraya yatırdığı paradan banka geçmiş dönem masrafı adı altında ücret tahsil ediyordu.

Merkez Bankası bu ücreti de yasakladı.

Türkiye yüzde 1 bile büyümez iken, bankalar yüzde 20 hatta bazılarının yüzde 100 büyümesinin mantığı var mı?

Bu düzenlemenin çok önce yapılması gerekiyordu. Çok geç kalınmış bir düzenleme.

BDDK ve Merkez Bankası, tıpkı dosya masrafları gibi geriye dönük 10 yıllık iade zorunluluğu getirmelidir.

…***

Mustafa Karaalioğlu, 15 Şubat tarihli Karar gazetesinde, “Deprem diye bir gerçek hala var”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir gün gelir ötekiler ne kadar önemli olsa da konuşulmaz olur. Uçak kazası, futbol, FETÖ’nün siyasi ayağı, emeklilikle yaşa takılanlar, arkası kesilmez hukuk cinayetleri, elbette kadın cinayetleri, liyakatsiz atamalar, haksız hukuksuz kazanç sahneleri vs... Duyarlılık önemlidir ve adı geçen konuların hepsi hiç şüphesiz konuşulmayı, tartışılmayı, incelenmeyi, araştırılmayı fazlasıyla hak ediyor. Hatta, bu kadar çok konuşulmasına rağmen herhangi birinin hakkını verdiğimiz de söylenemez. Hepsini şevkle konuşuyoruz da hangisini çözebiliyoruz? Hangisinde hak yerini buluyor veya haksız hak ettiği muameleyi görüyor?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Malum, 1999 Marmara depremini unutanlara, o depremden sonra büyük felaketin İstanbul’a adım adım yaklaştığını görmezden gelenlere geçen eylül ayında 5.8’lik bir ikaz olmuştu. Devamında Manisa sarsıldı ve Elazığ depremi acılı oldu. Dün ise, İstanbul Bahçelievler’de deprem olmadı ama depreme dayanıksız bir binanın ne hale geleceğini gördük.

Şu sözler deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür’e ait:

“Gölcük ve Düzce depremleriyle Marmara’nın altındaki kabuk aşırı yüklendi. 1999 yılından itibaren her an olmak kaydıyla bu kabuk 30 yıl içinde kırılacak. Yani, 5-10 sene önce veya sonra olabilir. İlk 20 sene içerisinde olmadığına göre son 10 yıllık periyotta deprem olma olasılığı yüzde 50’den fazlaya çıktı. Marmara’da deprem olasılıkla Kumburgaz kolunda ve minimum 7.2 büyüklüğünde olacak.”

Peki, devlet sorumluluğunu yerine getirmiyor da millet çok mu duyarlı? O dayanıksız evlerde yaşayanlar, kendi hayatları için, ailelerinin hayatları için ne yapıyor? Var mı bir tepki, bir duyarlılık? Depremde evleri yıkılma riski olanlar derneği, inisiyatifi falan? Ülkede her şeyin eylemi yapılıyor, her konuda bir dernek, bir vakıf ses duyuruyor ama gelin görün ki bu kadar önemli, bu kadar hayati, bu kadar gerçek bir konuda tek bir sivil ses çıkmıyor. Yaşadığı evi, oturduğu binayı depreme hazırlamak için parmak oynatana rastlanmıyor.

Neresinden tutsak da bu gerçeğin farkına varabilsek acaba? Yoksa, kalabalığa karışıp bir gündemden diğerine koşturmaya mı devam etsek?

 

 

Etiketler

Görüşler