Nisan 05, 2020 13:06 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: İşsizlik rekor kırabilir

Yenişafak:

Masken yoksa binemezsin: Belediyeler duraklarda maske dağıttı

Milli gazete:

“Meslek liseliler ülkemizin teminatı”

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Erdal Sağlam 4 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Bağış yoluyla parasal genişleme yapan Merkez Bankası"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bir ilke daha imza attık; artık dünyanın bağış yoluyla parasal genişleme yolunu seçen ilk Merkez Bankası’na sahibiz…Korona salgınına karşı tüm ülke yönetimleri, özellikle dar gelirlilere dönük doğrudan para yardımı sağlarken, bizim yönetimimiz IBAN verip bağış topluyor. “Biz bize yeteriz” kampanyası birçok açıdan “ilk”e imza attı. Belediyelerin böyle durumlarda her zaman başvurduğu bağış kampanyalarına “yasal değil” denildi. İlk kez kamuoyunda sanki belediye kampanyaları Cumhurbaşkanlığı kampanyasından sonra açılmış gibi bir algı yaratılıp “Devlet içinde devlet olma girişimleri” suçlamalarında bile bulunuldu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Daha önceki kampanyalarda olduğu gibi; işveren örgütleri, büyük şirketler, başta kamu bankaları, “seve seve” bu kampanyalara yüklü bağışlar yaptılar. Sadece bunlar bağış yapıyor gözükmesin diye, telefon kampanyaları ile bağış yapan kişi sayısı artırılıyor. İlk kez rastladığımız unsurlardan biri bazı kamu kuruluşlarının çalışanlarına bağış yapmalarını zorunlu kılmasıydı. Bu da yetmedi ticari faaliyeti olmayan, tümüyle kamu kaynaklarını kullanan bazı kamu kuruluşları da bağış yapmaya başladı. Batmış şirketleri kurtarmakla görevli Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bile bağış yaptı.

Bence ilklerden en çarpıcı olanı ise Merkez Bankası’nın kampanyaya 100 milyon TL bağış ile katıldığını açıklaması idi. Daha geçen hafta bir Merkez Bankası yöneticisi “Türkiye büyüyor” diye müjdeli demeç verince düşünmüştüm; uzun meslek hayatımda böyle bir Merkez Bankacılığı yönetim anlayışı görmediğimi... 100 milyon TL bağışı görünce iyice kanaat getirdim...

Diğer kamu kurumları ve TMSF’nin yaptığı bağışlar da tabii ki sorunlu, sonunda kamu kaynaklarını kullanıyorlar ve halkın parasıyla dolaylı bir para basma söz konusu. Ancak Merkez Bankası’nın ne yapmaya çalıştığını anlayan pek yok..

Artık kimse para basmayı, Merkez Bankası’nın parasal genişlemeye gitmesini eleştirmiyor, hatta “Bu dönemde yapılmayacak da ne zaman yapılacak” deniyor. Ancak bunun bütüncül bir plan çerçevesinde olması gerektiğini, ekonomik kurallara uygun, hedefi ve amacı belli operasyonlara ihtiyaç olduğu söyleniyor. Herkes eskinin çok eleştirilen Merkez Bankası’nın Hazine’ye kısa vadeli avans vererek genişleme yapmasına bile, artık razı. Ama bağış nereden çıktı?

Dün enflasyon rakamları açıklandı; salgın nedeniyle talebin durduğu bir ortamda bile enflasyon beklentilerin üzerinde çıktı. Bir yandan da Türkiye acil olarak dış kaynak arıyor çünkü döviz rezervleri kötü, 2020 için 170 milyar dolarlık sadece zorunlu dış borç ödemesi gerekecek, artı harcamalar artacak ama kaynak yok... 

Özetle, kurumlarınız yetkin olmayınca, ne korona ve ekonomik etkilerine karşı sağlıklı kararlarlar alabilirsiniz, ne de ihtiyacınız olan iç ve dış güveni sağlayabilirsiniz. Kurumların en önemlilerinden biri de ülkelerin merkez bankalarıdır ve yetkin, bağımsız, ekonomik gerçeklerle çalışmak zorundadırlar. Mevcut Merkez Bankası yönetim anlayışı ile de, ne enflasyonu kalıcı olarak indirebilirsiniz, ne de FED’in, IMF’nin, G20’nin ülkelere sağladığı, swap gibi bu dönem için şart olan döviz kaynağı ihtiyaçlarından yararlanabilirsiniz. 

Tabii ki istenileni yapacak mevcut Merkez Bankası yönetimini atayanlarda asıl sorumluluk. Kurumları dibine kadar zayıflatan, bir ülkenin tüm kararlarını iki dudak arasında bırakan anlayışla bugün akılcı yönetilemeyeceği gibi, geleceği halkın çıkarına tasarımlamanın hiç mümkün olamayacağı, artık açık.

...***

Sadi Somuncuoğlu, 4 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Ekonomi nasıl kurtulur?.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Koronavirüs belası ülkemizi ve bütün dünyayı sarsmakta. Tedbir alınamadığı takdirde tahmini mümkün olmayan boyutlarda ölümlere yol açacağı ifade edilmektedir. Ülkelerin tek gündem maddesi bu. Bu maksatla insanı kurtarmaya yönelik çalışmalar, özellikle bilim adamları ve uzmanlar tarafından cephedeki asker ruhuyla sürdürülüyor. Buna göre yönetimlerin uygulamaya koyduğu tedbirler, sokağa çıkma yasağı, iç ve dış ticareti durdurması gibi sonuçlara da yol açmaktadır. Buna düzenin çökmesi de diyebiliriz."diyen yazar yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Böyle bir ortamda insan nasıl yaşayacak? Kalkınmış ülkeler için bunun cevabı kolay. O da kesenin ağzını açmak. Yapılan da bundan ibaret. Ama ağzı açılacak kesesi olmayan diğer ülkeler ne yapacaklar?  Oturup çökmeyi bekleyecek halleri yok, çareyi bulmak zorundalar. Bu temel konuda iktidarlar günlük sıkıntıları giderecek pratik çözümler buluyor, bu da elbette önemlidir. Lakin geçicidir. Kalıcı tedbirleri bulmak şart. Sorun ülkemizde de tartışılıyor. Nitekim bilim ve ehliyet sahibi uzmanlar bazı önerileri var. Bunlar arasında karşılıksız para basmayı önerenler, her geçen gün taraftar buluyor. 

Emisyon ne demektir? Merkez Bankası tarafından ihraç edilen (piyasaya sürülen) banknotların toplam tutarıdır. Bunu Merkez Bankası piyasanın ihtiyacına göre belirliyor. Meselâ emisyon hacmi 15 Ocak 2020 itibariyle 151 milyar 634 milyon 257 bin 688,00 TL olmuş. Ekonominin normal çalıştığı ortamda ihtiyaç duyulan miktar bu kadarmış. Bu konudaki farklı görüşüme dönmek üzere tartışılan iki teze bakalım: Karşılıksız para basılmasına itiraz eden ekonomistler, enflasyonu tetikleyeceği görüşünde birleşiyorlar. Buna karşılık "Para basılıp hanelere dağıtılmalı" diyen Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan'ın gerekçeleri şöyle: "Önce işsizliğin, gelirsizliğin yaratacağı sosyal sorunları çözmek gerekiyor… Kaybedecek bir gün bile yok. Türkiye, bir iki ay sonra maaşları ödeyemeyecek konuma gelebilir… Bugün karşı karşıya olunan ekonomik kriz, bundan önce yaşanan hiçbir krize benzemiyor. Salgın nedeniyle tüm ekonomi aktörleri durmuştur. Bu ne sadece finans, ne sadece üretim, ne de sadece talep krizi. Hepsinin aynı anda yaşandığı bir kriz. Türkiye hiç vakit kaybetmeden açıklanan önlemlerin çok ötesinde, tüm hanelere direkt yardım sağlayacak geniş bir paket oluşturmalı."

...***

Mustafa Öztürk 4 Nisan tarihli Karar gazetesinde "Yaşam alanını daraltmak ve izdihamı dağıtmak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Tüm dünyayı kuşatıp saran virüs vakasıyla birlikte kaçınılmaz olarak yaşam alanımızı daralttık. Yani “Evde kal Türkiye” tedbiriyle birlikte maddi-fiziki yaşam alanımızı evin içine sığdırmak durumunda kaldık… Bu durum ilk bakışta sıkıcı, bunaltıcı ve dolayısıyla kötü gibi görünebilir; fakat “Şer görünen şey hayra tebdil olabilir” fehvasınca birçok açıdan iyi ve güzel sonuçlara müncer olması da kuvvetle muhtemeldir."diyen yazar yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Daha şimdiden bilinen ve görünen iyi sonuçlardan biri, sağlığımızın korunmasıdır. Bunun yanında kendi zaviyemden önemli gördüğüm başka bir iyi sonuç, eve sığdırılmış hayat tarzının kendi kuytumuzda kendimizi dinleme ve bilhassa ömür sermayemizi nerelere harcadığımız konusunda nefsimizi hesaba çekme fırsatı sunmasıdır. Kanımca, insani ve ahlaki kusurlarımızı bir türlü bertaraf edemeyişimizin ardındaki temel faktörlerden biri, kendimizi dinleyip hatalarımızla yüzleşmeyi ve nefsimizi/benliğimizi siygaya çekmeyi başaramayışımız ya da buna fırsat verecek bir yaşam kültürüne sahip olmayışımızdır. 

Öte yandan, virüs vakası tüm dünyayı tehdit eder şekilde büyük bir tehlike olarak belirip bizi eve hapsetmeden önceki hayat akışımızı hatırladığımızda gözümüzün önüne şöyle bir tablo çıkıverir: Hayli geniş ve hayli kalabalık bir hayat alanı içerisinde sürekli olarak telaşlı bir koşuşturmaca…

Böyle bir hayat tarzı birçok açıdan sorunludur. Öncelikle hayat alanımızın çok geniş olması kaygılarımız, tasalarımız, ihtiyaçlarımız ve gailelerimizin artması gibi olumsuz bir sonuç doğurur. Diğer taraftan, sürekli bir telaş içinde koşuşturarak bir şeylere yetişme çabası içinde yaşamak insanı ruhen çok yorup yıpratır. İlerleyen yaşlarda pek çok insanın sakin, dingin ve huzur içinde yaşama arzusuyla kendini küçük sahil kasabalarına atması veya doğayla iç içe yaşayabileceği yerler araması da büyük ölçüde aynı yorgunluk ve yıpranmışlıktandır. 

Virüs vakasından önceki yaşam tarzımızın bir diğer sorunlu tarafı, hayat alanımızın hayli kalabalık olmasıdır. Şimdilerde malum virüse karşı korunma tedbiri olarak sıkça dillendirilen “sosyal mesafe” kavramı aslında genel hayat tarzımız açısından da faydalıdır. Özellikle psikolojimizin sağlık ve selameti açısından gündelik hayatımızdaki insani ilişkilerde sosyal mesafenin korunması şarttır. “Çok muhabbet tez ayrılık getirir” şeklindeki meşhur söz, en azından bir yönüyle insani ilişkilerde sosyal mesafeyi korumayı beceremememize atıfta bulunur.

 

                                

 

Etiketler

Görüşler